Thursday, January 29, 2009

başka bir günce

başka bir günce... sadece kullanım merakımı gidermek için oluşturuldu. bakalım neler olacak.

Saturday, January 24, 2009

Friday, January 23, 2009

ajda günleri

yeni bir oyun buldum. "vicky cristina barcelona" aslında "tıp" gibi bir şey. ama "tıp"ta olduğu gibi durma ya da donma işlemi gerçekleştirmiyorsun. bu bir düşünce değiştirme oyunu. kendini derin düşüncelere dalmış bulduğunda bu sözcük grubunu söylüyorsun -ruh haline göre farklı tonlama ve şekillerde söyleyebilirsin- ve aklından başka konular geçirmeye başlıyorsun, kendini buna zorluyorsun. en basitinden önce telaffuz ettiğin filmi ve maria elena'yı düşünüyorsun. sonra bir de bakmışsın düşünceler dağılıvermiş. bir de fotoğraflar ve türkçe sözlü hafif batı müziği var :)
biraz garip olcak ama filmi izlediğimde juan antonio ve maria elena arasındaki ilişki aklıma şu şarkıyı getirdi:
dert bende derman sende, aşk bende ferman sende 
öldüren güldüren, her gün ağlatan kalp sende 
mevsimler gelip geçse de, aşk beni benden etse de 
dünyada hayat bitse de, yine ölümsüz aşk bende 
istemem ayrılık boynumu büksün,istemem aşkıma leke sürülsün 
ben rüyamda bile yalnız seni sevdim, istemem baharda yaprak dökülsün 
aşkın alevse hasretin bir kor, senin yokluğunu kalbime sor 
dünyaya seninle gelmiş gibiyim, sensiz yaşamayı düşünmek çok zor 
sev demem sevme demem, sen de benim gibi sev diyemem 
ömrümün neşesini seninle buldum kaybedemem 
nerelerdeydin sevgilim seni kader mi sakladı 
yıllardır beklenen huzur şimdi beni kucakladı 

Tuesday, January 20, 2009

çok korkunç bir film buldum

histaminik

cümle içinde kullanıyorum: "ben, histaminik oldum." neymiş efendim? kaşıntı yapan. tabi bu hastalığın adı değil. dolayısıyla doğru bir kullanım da değil bu cümle içindeki hali. ama kendim ile ilgili her şeyi benimsediğim gibi bunu da içselleştiriverdim. cuma günü kendimi öyle bir sıkmışım ki kendi kendime zarar vermişim. gözkapaklarım, dizlerim, dirseklerim, kulaklarım, boynum kabardı ve kaşındı. client dinlemeye gittiğimde çok önemsememiştim ama sabah kalkıp da gözümü açamayınca bütün haftasonunu melda ve bella'ya huysuzluk yaparak geçirdim. sağolsunlar, nazım geçiyor kendilerine. çay pansumanı bile yaptık gökapaklarıma, nazar değdi nazar bana :) cumartesi öğleden sonraya bir şeyim kalmadı. düşünüyorum da adı bile şirin: "histaminik" histerik minik gibi bir şey :)

beta

bu aralar sağda solda dolanırken şunu da gördüm. -da dedim çünkü bir sürü şey görüyorum. benim kitap kapaklarına olan zaafımın ortaklarını buldum sonunda.

Wednesday, January 14, 2009

Tuesday, January 13, 2009

Monday, January 12, 2009

alejandro amenábar - abre los ojos

edip cansever

"gördün mü hiç suyun yanmasını tuzda 
gördüm ben bu yaşam boyu iniltiyi 
büyük bahçelerin küçük içinde 
saksılardan birinde 
gördüm de 
uyurken uyandırılmış gibi 
beni bir sardunya büyüttü belki. 

o ben ki 
bir kadında bir çocuk hayaleti mi 
bir çocukta bir kadın hayaleti mi 
yalnızca bir hayalet mi yoksa. 

ne peki 
yere dökülen bir un sessizliği mi 
göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi 
işini bitirmiş bir org tamircisinin 
tuşlardan birine dokunacakkenki 
dikkati ve tedirginliği mi. 

bekler mi beni 
her yanı, ama her yanı çocuklar gibi gülümseyen 
bir sürü yaz gününün içinde 
acaba bekler mi beni 
uykularım, o sonsuz uykularım 
yanmış bir limonluktaki 
- ve limonlar ki her gün bir yaprak ayininde 
sesini hiç eksiltmeyen - 
ama bilmez miyim ben 
bilmez miyim hiç 
böyle sığ hayallerle oyalanmak yerine 
kısacık bir zaman olmalıydı elimde 
turfanda meyve gibi bir zaman 
yollar yollar kat eden tadı ve ekşiliği 
geçerek erguvanların dönemecinden 
leylakların dört yol ağzından 
yapıştırıncaya dek beni dudaklarına 
acının dudaklarına ve geçmişin 
bir yaban gülü yaprağı gibi beni 
ama ne gezer. 

korkmuyorum artık solmaktan 
solmaktan ve solgunluktan 
gelmişim nerelerden böyle 
kurumuş bir dere yatağı gibi 
ya da pek kurumamış da 
baygın, hasta ya da can çekişen 
çırparaktan yüzgeçlerimi dip sularında 
ya da yer tahtaları, muşamba, örtük perdelerin kasvetini 
yorgun düşerek taşımaktan 
ve ne çıkar ayırmasam kendimi 
suların büyük içkilere kavuştuğu koylardan. 

koylardan 
kapsayan o sevimsiz, o küçük aşkları da 
eskiyen turunçlar gibi ilk rengini pek aratmayan 
ayırmasam kendimi 
diyorum ayırmasam 
köhnemiş bir geminin -izine pek rastlanılmayan- 
içindeki bir yolcudan da, değerli taşlarla dolu cepleri 
cepleri yüreği cepleri 
ayırmasam da ben 
kim görürdü o yolcuyu, yani kim fark ederdi beni 
sıradan acılardır çünkü bütün ilgileri toplayan 
oysa sıkıntıyı buruşuk bir iç çamaşırı gibi saklayan 
bu kımıltısız gövde 
görülmemiştir ki hiç görülsün şimdi 
görülmediği gibi gündoğumundan havalanan kuşların 
ya da bir oda kapısını açtığınız zaman 
o müthiş öğle sıcağında 
pencerenin önünde örgü ören birinin 
- örgü mü, bir çay bardağını başka başka tutan ellerin becerikliliği mi- 
görülmediği gibi 
ama var mıydı sanki görülmek isteyen 
var mıydı bir şeyler bekleyen yüreğimin eskittiklerinden." 

yapılması gereken o kadar çok şey var ki...

yaşlı

sakince yerinden kalktı. elleri titriyordu. dikkate almadı. kendinden emin ama sarsak birkaç adım attı. pencereye ulaştı. gün yeni ağarıyordu. güneş yavaş yavaş evin önündeki ovayı aydınlatmaya başladı.

Sunday, January 11, 2009

la dispute - amelie soundtrack

"anyway, i can try anything it's the same circle that leads to nowhere and i'm tired now. 
anyway, i've lost my face, my dignity, my look, everything is gone and i'm tired now. 
but don't be scared, i found a good job and i go to work every day on my old bicycle you loved. 
i am piling up some unread books under my bed and i really think i'll never read again. 
no concentration, just a white disorder everywhere around me, you know i'm so tired now. 
don't worry i often go to dinners and parties with some old friends who care for me, take me back home and stay. 
monochrome floors, monochrome walls, only absence near me, nothing but silence around me. 
monochrome flat, monochrome life, only absence near me, nothing but silence around me. 
sometimes i search an event or something to remind me, but i've really got nothing in mind. 
sometimes i open the windows and listen people walking in the down streets. there is a life out there. 
but don't be scared, i found a good job and i go to work every day on my old bicycle you loved. 
anyway, i can try anything it's the same circle that leads to nowhere and i'm tired now. 
anyway, i've lost my face, my dignity, my look, everything is gone and i'm tired now. 
don't worry i often go to dinners and parties with some old friends who care for me, take me back home and stay. 
monochrome floors, monochrome walls, only absence near me, nothing but silence around me. 
monochrome flat, monochrome life, only absence near me, nothing but silence around me."

adam

hayat akıp gidiyor ve olduğum noktadan memnunum. yaşamın filmlerdeki gibi toz pembe olmadığını bilecek kadar büyüdüm ama tesadüflerden, heyecanlardan, detaylardan oluştuğu fikrinden vazgeçmeyecek kadar da 17'imde hissediyorum. dün dolapları kurcaladım. sakladığım minicik detayları. çok iyi hissettirdi bu. anımsamadığım insanlar girmiş yaşamıma. onlar da beni hatırlamıyor olabilirler şimdi ama bir yerlerde kesişmiş yaşamlarımız. istiyorum ki bu kesişme hep sürsün. kendime şaşırıyorum bazen bu demet ben miyim diye?

"sevip de söyleyemediğim şarkılar var, bir dizesini asla hatırlayamadığım şiirler.
keşke, keşke o ben olsaydım dediğim hikâye kadınları.
düşlerim var.
uyandığımda yalnızca başını hatırladığım ve asla sonuna kadar görmeyi beceremediğim.
bir adam var düşümde, tam dokunacakken uyandırıldığım.
bir adam.
sonumuzun ne olacağını hiç öğrenemediğim.
düşümde bir adam var, benim mi bilemediğim.
bir adam var diyorum, düşünüp düşümden ayrı kaldığım."

...

sibel alaş-adam

Sunday, January 04, 2009

me and you and everyone we know

seviyorum
filmleri
beni anlatan
bir kere daha diyorum
aaa bu benim işte
unuttuğum beni hatırlatan
bilmediğim beni bana tanıtan
ancak bu kadar olabilir diyorum
rastlantılar güzel
nasıl becerdim bilmiyorum ama hastayım
sefil hissediyorum
tuvalet kağıdı ile dolanıyorum
diğer yandan çok iyi, daha umutlu
dibe vurduğum anda umutsuzluğum da kayboldu