Wednesday, February 28, 2007

bilin bakalım bu ne?

276... devam edecek... çünkü yarın 1 mart :)

şaşırık

görünce çok heyecanlandım: istanbul sokak stili

yine ben...

ve yine yeni bir link...

gece

yaprak sarması, elma, portakal, badem ezmesi, j&b... az ama öz...

Tuesday, February 27, 2007

işin sırrı...

web 2.0

sokaklar



kendi graffitiniz için tıklayın, tıklayın...
daha fazla örnek için ise buraya lütfeeen...
flickr'dan da çok güzel fotolar bulmuştum tam sevdiğim gibi ama makinaya kafayı yedirttim sonunda... belki daha sonra artık... buldum, buldum :) f1, l2, i3, c4, k5, r6

ne desem bilmem ki...

bugün biri bana bir şey dedi (önemli biri) çok mutlu oldum. dedi ki; "ne güzel hep mutlusun." (mutlu muyum?) "nasıl yani mutluyum?" dedim. "ne zaman görsem gülümsüyorsun" dedi. ben de yine gülümseyerek yanıt verdim.

Monday, February 26, 2007

şimdi...

düşünüyorum da; ben üç noktayı seviyorum sanırsam :) bir de insanlar benden blogger ile ilgili yardım istiyorlar. çok komik değil mi? kelin merhemi misali... neyse bakalım, olduğu kadar o zaman. bir şey daha; haftaya yine kendi kendilerine takılan saçlarla başladım. böyle düşünmemin sebebi; sanırım küçüklüğümden beri vücudumun her bir parçasını ayrı birer kişi olarak kabul etmem ve onlarla ayrı ayrı konuşmamdan kaynaklanıyor. sadece vücudum ile değil, cansız varlıklar ile ilişkilerim de oldukça iyidir.
ben küçükken bakkala gider, çuvaldan çiğdem satın alırdım gazete külahında 100 liralık. sadece ben değil, diğer çocuklar da alırlardı. otururduk kapının önüne, hepsini çitlerdik bitinceye kadar. kabuklar yere tabi. sonra süpürge ile hepsini duvardaki çatlağın dibine süpürürdük. karıncalar gelirdi, tüm kabukları götürürlerdi yuvalarına. biz de saf saf onları izlerdik :) bazen de tüm çiğdemleri şortumun ceplerine doldururdum. iki bacağımda iki top misali, dolaşırdım. sanki benim cephanemdi o çiğdemler. sokakta tek başınayken bir şeylere sahip olmanın hissi.
bir daha düşündüm de; ben çok şanslı bir veletim...

dönüşüm

düşünceler vardı, taa ki söze dökülene kadar... o noktadan sonra söz olmaktan çıktılar.
geçen hafta bugün kötüydü. ertesi sabah 3'e kadar zihnimi yordu. bir doğum günü mesajı kriz yaratabiliyormuş. kriz yaşandı, çünkü öncesinde çözüm yoktu. o sabah renksiz başladı, sonra gün güzelleşti, kendine geldi. hafta hafif geçti, haftasonu ağır. ama şikayetim yok. dün en sonunda bella; tüm cumartesi saatlerimi dışarıda geçirmeme rağmen; "demet sen dışarı çık, enerjini harca; bu şekilde devam edersen iyi şeyler olmayacak" dedi. peki ne oldu? demet kendini mutfağa verdi. bu gidişle toparlak bir kız olup çıkacağım.
son olarak; bu sabah çarşafa desen olmak, fosur fosur uyumak istedim.

Sunday, February 25, 2007

Friday, February 23, 2007

pek değil...

bir önceki 300 müş.
yani 300 olmuş ...
bu da 301. ymiş.
başlık, link ile ilgili imiş.

Thursday, February 22, 2007

bu da var...

aklıma "the science of sleep" geldi, bu sayfaya zincirlendiğimde;
tam da yoşimotocuğum ile ilgili araştırma yapıyor idim.

takvimler... geçip giden zamanı gözümüze sokan

yoshimoto nara

sevdim ben bu adamı. çizdiklerini de, yaptıklarını da... ofiste astım bile panoma çiziktirdiklerini... ama en iyisi linkleri vermek ve ekleyebileceklerimi buraya yapıştırmak :)

links, links, links, links, links

Wednesday, February 21, 2007

o şarkı bu şarkı değil

yağmur gülleri açarken yaslı ilkbahar
bulutlar aralanır güneş seni sorar

tanrı yaratmış böyle
gözlerim neye yarar
hayran hayran bakar durur
eski resmi...

...ne olur ölse bedenim mavi tutkular sonsuz

yağmur yağmalı yeryüzü suya doymalı

o hoyrat anılar dolar
derdimden ölmek kolay
eyvah eyvah ya rab ya rab
dün gülerken

focuslandım...

çocuklarla focus grup yapmak zevkli oluyormuş. özellikle de yaşları küçüldükçe :) dün tünel'deydim. kuşlar kadar hafiftim. aslında bella ile gsl'nin önünde buluştuğumuzda gecenin bu şekilde devam edeceğini düşünmemiştim. o çorba dedi. ben önünden geçerken helvetia dedim. o tamam dedi. ben toktum. o yoğurt çorbası seçti. ama menüde zeytinyağlı baklayı görünce işler değişti. gerçi daha mevsimi değil, en azından 1 ayı var ama nefsime hakim olamadım işte. keşke üzerindeki yoğurt sarımsaklı olsaydı. bugün "la finestra di fronte" günü. dinle, dinle, dinle...

Tuesday, February 20, 2007

balık tutan şaşı kedi sokağı

var mı böyle bir şekerlik yaaa... derseniz; tıklayınız.

Monday, February 19, 2007

yaşasın biber...

"ııımmm... sanırım herkesin farkında olmadan yaptığı şeyler var. bilmeden bir işe yaramışlığı. belki de sadece o işe yaramak için dünyaya gönderilmişliği. varoluşunun tek bir amacı. başka birinin yaşamında bir şeyleri değiştirmek için görevlendirildiği. melek gibi... ama o ben değilim."
21 aralık'ta böyle demişim. sanıyordum ki melek olmayan benim. evet değilmişim. başka biri melekmiş. yaşamımda bir şeyleri değiştirmek için yollanmış ve farkettim ki görevi de çoktan bitmiş.

Sunday, February 18, 2007

türk filmi gecesi...

en sevdiklerimden biri daha...
ikincisi için özellikle link verdim.
türkan'ı doya doya izleyin diye...

Saturday, February 17, 2007

kötü fena...

bir şeyleri kaçırıyorum.
sırf bu yüzden gidiyorum.
buralar bana dar gelir oldu diyorum.

karmaşık duygular içerisindeyim :)

herkesin demet'i kendine...

izlediğim bir filmde kız şöyle diyordu: "annem, -yarım mil içinde ne kadar serseri varsa gidip onları buluyorsun- derdi" birebir aynısı değil ama ben de hep aynı şeyleri buluyorum galiba. aslında ben bulmuyorum bir şekilde çekiyor işte. neyse ki başımı belaya sokmuyorum :) tamam itiraf edeyim; birazcık bulaşıyorum, sonra da sıyırıyorum.

Friday, February 16, 2007

bir tane de bundan istiyorum ya da çok tane

şekerpare

pek severim. özellikle de şerbeti kıvamında ve fındığı büyükse. niye seviyorum? acaba şu eski şener şen&ilyas salman filmi yüzünden mi? sanmam. aslında pek öyle aram yoktur tatlılarla ama... kimbilir. niye yazdım? bugün tatlı olarak şekerpare vardı.

bir de ben bu bloga neden yazıyorum. çok mu seviyorum anlatmayı? artık iyice benim oldu blog. ne yapsam? sizi uçursam falan mı? postlarınızı silsem? adını değiştirsem blogun? ciddi ciddi düşünmüyor değilim. fikirlerinizi bekliyorum.

* basit, yalın, sade, sıradan, kendi halinde, sakin insanları seviyorum.
* kadın olmayı çok seviyorum. sırf bu yüzden erkekleri de...

ben bundan yapmak istiyorum nokta


söylemeyi unutmuş olabilir miyim?

http://citriology.blogspot.com/

tanıdık gelebilir :)

ennn teresan

okuyunuz lütfen...

yine ben...

1. paranoyaktım, artık daha da fazlası olduğumu düşünüyorum. (paronayaklık dışında başka anlamlarda da)
2. huxley ile ilgili anılarım depreşti.
3. doğal olarak olcay'ın katkıları ile hazırladığım woodstock 68' metni aklıma takıldı.
4. biraz klostrofobim de var galiba.
5. son olarak kararsızlığımın had safhasındayım.

bu ne be! yürüyen sorun gibi oldum :)

çünkü mutluyum...

Wednesday, February 14, 2007

sonunda...

açabildim blogger'ı. yazcam yazcam, yazamadım yine. ama artık yazcaklarımın da tadı tuzu kalmadı. flulaştılar zihnimde.

bu sabah 08.10'da ajanstaydım. erhan bize cannes lion reklam ödülleri ile bağlantılı yeni nesil reklamcılığı anlattı. konuya aşina olmam işe yaradı. sabah sabah zihnim de pek açıktı.

kocaman bir parantez (açıktı diyorum çünkü dün akşam hiç hesapta yokken hürriyet'in basında kırmızı ödülleri gecesine katıldım. sektör'ün piyasa yaptığı bir ortamdı. ama tabi ki bu da bir deneyim. aç kalmak da deneyimin bir parçasıydı. son olarak neden taksi şoförleri kadınlar ile ilgili sorunlarına bana anlatıyorlar merak etmiyor değilim. kabul ediyorum onları terslemek içimden gelmiyor. e onların da anlatası oluyor hep. ben ne yapayım yani) parantezi kapat.

hıı ne diyordum... başka bildiklerimi de (ya da bilmediklerimi) ise cuma 08.30'da barış anlatacak. dijital dünya vatandaşlığından söz etti erhan. 26 yaş ve altındakiler
dijital dünya vatandaşı (neyse ki ben de ucundan eklemlendim bu vatandaşlığa) bu yaşın üzerindekiler ise bu dünyanın göçmenleri. bir beş yıl sonra (ya da muhtemelen çok daha kısa bir süre sonra) ben de göçmen güruhunda mı yer alacağım acaba? :( bu sektörde ve ajansta başlamanın bana çok farklı dünyaların kapılarını açtığını düşünüyorum. çok fazla şey öğreniyorum. zaten +meraklı bir insanken; şimdi, ben daha merak edemeden zihnim istilaya uğruyor. sanırım zaman içinde bu durumu kontrol etmeyi de öğreneceğim :)

bu arada bazı moda blog adreslerini vermek istiyorum. aslında moda değil de bir çeşit yaşam biçimi ve kendini ifade etme şekli diyelim. uzun süredir takip ediyorum ve yaşam tarzları nasıl evriliyor? sokakta insanlar ne yapıyor? görmüş oluyorum.

- chic-o-latta
- closet therapy (beverly hills)
- hel-looks (helsinki)
- moda trenden in
- street fashion (moscow)
- style bubble (uk)
- the style scout (london)
- sassybella.com (australia)
- the sartorialist (new york)
- toronto street fashion (toronto)

* bu bloglardan daha yüzlerce bloga ya da adı moda blogu olan bloglara ulaşabilirsiniz.

Monday, February 12, 2007

geçen haftanın sonu

cuma apar topar yetiştiğim tiyatroda çok eğlendim. oldum olası tiyatroya çok sıcak bakan biri değilimdir. bana çok yapay gelir. mahşer-i cümbüş de bende olağanüstü bir his uyandırmadı içerik olarak ancak ne yapıyorlarsa bence çok iyi yapıyorlardı. oyunun içinde birebir bulunabildim. oyuncuların yeteneklerini, performanslarını, çabalarını, yapmak istedikleri şeyi takdir ettim. o kadar amatör bir ruh vardı ki; oyuncular sahne almadan, sahnedeyken ve sahneden indiktikten sonra birebir izleyiciler ile diyalog halindeydiler. bizlere çıkışta broşürlerini dağıttılar. sanırım oyun deyip duruyorum çünkü gerçekten tam bir oyundu. çocuk gibi oyun oynadık hep birlikte. diyeceğim şudur ki; antik yunanda da tiyatro sanat olarak değil, insanlara bir şeyler anlatmak için yapılıyordu zannımca. halk da oyuna katılıyordu. tiyatro özgürdü. işte ben tam olarak bunu hissettim. zaten tüm bunları sitelerinde çok güzel anlatıyorlar. bir bakmanızı öneririm.

geçen haftanın geri kalan sonuna gelince (cmt-pzr oluyor bu kısım) uzun zamandır yapmak istediğim şeyi yaptım. tabi bunun oluşmasında maddi durumum da etkili bir rol oynuyordu :) eee yapılacak daha iyi etkinlikler olacaktır ay sonuna doğru ne de olsa. peki ne yaptım? tembellik... pijamalarımı cuma gecesinden pzt. sabahına kadar hiç üzerimden çıkarmadım. saçlarım darmadağın. bir de kırmızı pullu fiyonklu tacımı takınca evdekiler "az önce doğurmuşsun gibi" deyip benimle dalga geçtiler. hoşuma da gitmedi değil bu doğurma fikri, her neyse... ne yaptım? kitaplık, baza, sepet düzenlemeleri... özlem ile msn sohbeti... evdekilere verilen nutuklar... (canlarım benim yaaa, fenalık geçiriyorlardı) baz lhurmann-romeo&juliet'ini izledim. nasıl tutkulu bir aşktır ve nasıl bir sinema uyarlamasıdır ki bu, beni yine ağlattı :) bu arada ev ahalisi; divx ing+ing alt yazılı. izleyeceklere duyurulur. üstüne üstlük shakespeare'in ağdalı dili+farklı günümüze uyarlanışı ile biraz zor anlamlandırılıyor. ece bizde kaldı. bu emel'in ecesi değil yalnız. bilgisayarımı temizledim biraz daha. içerik olarak :) daha bir rahatladı, o da ben de... çoook çoook uyudum.

Saturday, February 10, 2007

uzak...

uzak bir yere gidesim var.

ıssız
sessiz
tanrıların olduğu bir yer...

Friday, February 09, 2007

tik tak

şimdi olay şöyle cereyan eyledi. atölyedeydim. ortam biraz karanlıktı. mac'in mavi ışığı yanıp sönüyordu. şarkı dikkatimi çekmemişti. cocoroise olduğunu tahmin etmiştim ama çok önce başka parçaları da çaldığı için. ay ne diyorum aslında o ana kadar üzerine düşünmemiştim işte. sonra birden atölyenin havalandırması dönmeye başladı. dışarıdan içeri yere vuran ışık, tıpkı bir film makinasının perdedeki ışığını hatırlattı bana. o anda müzik, mavi ışık ve yerde hareketlenen ışık bir bütünlük oluşturdu. duraktaydım. önümde bir dolmuş durdu. içinden çok uzun boylu olmayan ama oldukça iri yarı bir adam indi. üzerinde mc hammer pardesüsü vardı. elinde bir dosya çantası. indi, beni farketmedi. ama ben onu tanıdım. dibimden geçti, beni görmedi. ben ona baktım. gitti. ileride ışıklardan karşıya geçti. ağır ağır sokak merdivenlerini çıkıp gözden kayboldu. düşünceliydi. ona bu şehirde rastlamam tesadüf. kafasında, alınmış kararlar ile ilgili çelişkiler olabileceği geldi aklıma. doğru ya da yanlış. vicdan muhasebesi mi yapıyordu? belki. zor bir mesleği var. aslında çok şen kahkaha tınıları hatırlıyorum ona ait. güleç, babacan, kocaman sesli... ama o an düşünceliydi. sonra kalktım çalan şarkıya baktım. cocoroise - haitian love songs çalıyordu.

Thursday, February 08, 2007

kih kih :) hınzır gülme efekti

bu aralar çok, şey hissediyorum yaaa... anlayın şey işte, şey...

ve diğerleri...

aslında alttaki post'a eklemiştim. ama sayfayı öyyyle bir kaydırdım ki görmeliydiniz. yani öyle böyle değil. şimdi baktım da iyi toparlamışım yine de. her neyse;
nem için...
pastel için...
yeni yıl için... (ben en çok bunu seviyorum, mail ile yolladılar yılbaşında :)

nayu-gevende

balık ekmek

takıldım. beşiktaş'ta bir yer. artık daha kolay ulaşabiliyorum balık yemeye :) sadece kendimi diil başkalarını da yoldan çıkarıyorum. o arayınca, yoldan çıkan gecenin talihlisi o oldu :) sonra ne mi oldu laf lafı açtı, derin mi derin konulara girildi, üzerine de kazanda bira içildi. sonuç eve gittim, uyudum.

bölük pörçük yazılar vıı perşembe, şubat 08, 2007

Wednesday, February 07, 2007

absürd bir yüz ifadesi

eda hanım; "saçını mı kestirdin sen, güzel olmuş" dedi. artık beni nasıl hayal ettiyse, bir de "daha da kestirsen, o da güzel olur" dedi. "peki" dedim. farkettim ki, saçım uzunken top(ar)layamamamın acısını şimdi çıkarıyorum. tıpkı küçükken olduğu gibi horoz kuyruğumla dolaşıyorum. bu beni daha da yaramazlığa sevk ediyor. gerçi şimdi de toparlamakta zorlanıyorum. tokalar tutturuyorum, saç tellerini sıkıştırıveriyorum ama yine de sağdan soldan çıkıyorlar, her biri özgürlüğünü ilan etmiş durumda. ve bu fikir gerçekten hoşuma gidiyor. yerçekiminden daha az etkileniyorlar çünkü... :)

list

ilhan erşahin - girl
gevende - nem
doğan canku - sonsuza dek
asiaminor - balkan reggae
rana alagöz - aşkın gözü kör mü?
babazula - seksek
incesaz - tereddüt
keren ann - by the cathedral
sade - no ordinary love
...

Monday, February 05, 2007

sonunda kar...

pamuk pamuk yağıyor :) beni nasıl canlandırdığını tahmin bile edemezsiniz :) daha önce karı sevmediğimi söylemiş miydim :?

bir de...

çok ilginç rüyalar görüyorum bu aralar. artık zihnimde neler düşünüyorsam...
birinde iskoçya'ya gitmişim. bir pencereden yüksek duvarlarla çevrili bahçeye bakıyorum. bir sürü dağınık olarak yerleşmiş giyotin sehpası var. sonra çiftler halinde bir sürü adamlar geliyor. cellatların kafalarına ku klux klancılar gibi, bere-şapka artık her neyse adı, ona benzer şeyler giymişler. kollarından tutup getirdikleri adamların ise gözleri bağlı. sonra toplu idam...
birinde de havaalanındaydım. neler yaptığımı hatırlamıyorum ama çok kalabalıktı ve ben orada olmaktan çok keyif alıyordum.

dün gece...

olanlar oldu. iyice çocuk oldum. o beni yatırmaya geldi. ilgiye ihtiyacım olduğunu düşündü o kadar post'tan sonra sanırım. ben yorganın altından yüz vermeyince beni somurtkan ve huysuz şirin ilan etti. sonra "çirkin ol" bakiim deyip beni güldürmeyi başardı. ben de dudaklarımı büzüp onun istediğini yaptım. bir şeyler daha yazacaktım ama o kadar uykuya hazırlıklıydım ki, o an söylenen şeyleri unuttum. hatta ona tekrarlatmıştım unuturum diye, o da "not alayım istersen" deyip dalga geçmişti. ama unuttum işte. acaba kim kime prim ya da malzeme veriyordu. böyle bir şeylerdi sanırım. ama asıl bomba, (bu asıl bomba lafını da inci'den kaptım sanırım) adsl issue'su hakkında tartışırken melda'nın söylediği cümleydi. olay dağıldı. sweet home için yılın laflarından biri olmaya aday. hatta bence konuları bağlantılandırdığımızda yılın en iyi lafıydı. melda'yı tebrik ediyorum, ben bile bu kadarını belki derdim. sonra o bana masal anlattı. ben uyudum :)

artık...

çıkıyorum, gidiyorum. yoksa sabaha kadar gevezeliklerime ve bunları yazmaya devam edeceğim. keren ann dinleyin. iyi geliyor.

Sunday, February 04, 2007

çünkü öyle...

evdekiler de farkettiler... "yine sana görünmüşler, heyheylerin üstünde..." lafımı da yedim yuttum. çünkü öyle...

biri beni durdursuuun...

blog'dan blog'a, post'tan post'a...

yıl geçti. çok şeyler oldu. ben yoruluyorum insanlara yetişmek zorunda olduğum zorunluluklardan. ama son hızla koşuyorum. durmak isteyebileceğimi düşünmüyorlar. galiba yazasım var yine. birden dursam ne komik olur? benimle hareket eden herkese fake atmış olurum. hepsi çok ilerde olur ben durmuş onlara bakarken ve sonra başka bir yöne koşmaya başladığımda hepsi daha da geride kalır. büyük bir hızla uzaklaşırım. tıpkı rüyalarımda beni kovalayan birilerini atlatıp hiç bilmediğim yerlerden delicesine kaçarken hissettiğim zevki yaşardım sanırım. bir dizi vardı. zamanı donduran kız. onun gibi güçlerim olsun isterdim küçükken. şimdi zamanı durdurmadan yapmak istediklerimi yapmak istiyorum. insanların gözlerinin içine baka baka, "ben hiçbirinizi umursamıyorum"u diyebilmek istiyorum. ama bunu gerçekten istiyorum. yapıyormuş gibi görünenlerden ve herkesle birlikte kendilerini kandıranlardan olmak istemiyorum. sanırım yapamam ama yine de istemeye devam edeceğim.

.

ne zaman fasıl yapmaya gideceğiz biz?

claudette diye biri...

fransız bir yazar okuyorum, kışa güzel gitti. izlediğim tüm yeni dalga filmlerini yaşatıyor bana.

nefes...

sıkıntılardayım yine... daha derin nefes alıyorum. tüm ciğerlerimi dolduracak kadar derin. ve herkes duyacak kadar geri verilen dışarı. eve geldim. duşa girdim. kim icat ettiyse, iyi etmiş. damlaların yüzümden geçip gitmesini bekledim, bekledim, bekledim. uslu kız olacağıma söz verdim ya, ilahi bir güç odeo'dan parça yüklememe engel oluyor. 800 küsür kere denedim olmadı :) ama başkaları yaramazlık yapıyorlar istedikleri gibi. ben niye uslu durmak zorundayım. tamam. kabul ediyorum. şımarıyorum. ama ben size şımarmayacağım da kime şımaracağım? hııı... sorarım size? duştan çıktım. aynaya baktım. rimellerim akmış. ama kötü görünmüyordu. sonra her zamanki gibi meleğimi taktım boynuma. eh şimdi kaldığım yerden devam edebilirim yaşama...

söz dizileri

nötrün negatife yakın kısmı + yarım öyküler çöplüğü

Saturday, February 03, 2007

keren ann


hatunun web sitesine girip fotolarına bakmanız tarafımdan önerilir.
keren ann