Friday, December 29, 2006

önceleri de sen yoktun...

küçük evrenim, küçük yıldızlarım vardı.
anılar yeterdi mutluluğuma.
anılar bana yardı.
...

gazanfer sanlıtop '63

bu sefer çalışsın lütfen şu odeo

Thursday, December 28, 2006

kriz

öyleymişim işte. kriz halindeymişim. o şekilde yaşıyormuşum. evdekiler buna karar verdiler. "kriz yönetimi kitapları da işe yaramaz" dediler. galiba haklılar :(

Wednesday, December 27, 2006

söz veremem...

bu post'un bugün için son olması konusunda. dün, gecenin ikisinde bir kez daha beyoğlu'nun ihtişamına tanık oldum. ışıklar, rüzgar ile birlikte kar, martılar, bomboş istiklal... gecenin bir yarısı, caddenin ortasında starbucks'ın açık olup olmamasını tartışmak, o an için bile zevkliydi. didişmek iyi geldi. laf anlatmak yormadı. kararsızlık sıkmadı. zaten tüm bunlar şimdi değil de ne zaman olacak?
buraya gelecek bir şarkı var. niye o? bilmiyorum. ama odeo ile bugün anlaşamadık. zaten öncesinden de aklımda nil var. elimden geleni yapacağım.

gecenin fotosu

çok hayranıyım çok

izleyin filmlerini yahu...
böyle yönetmen tüm dünyanın başına...

bu sabah...

kendime güzel göründüm aynada. megolaman mıyım neyim? bu bir.
aşağıda adını hatırlayamadığım diğer yer mano ve diğer apartman ise hidivyal palas. (palasın fotosunu bulamadım) bu iki.
sonuncusu ise ... bu da üç.

yenilenme ve gevşeme

yeni olan ne bilmiyorum ama artık ilişkiler konusunda ne istediğimi biliyorum. yani... sanırım... genel anlamda canım... siz de abartmayın hemen :) bu bir.
ben yine çok eğlendim ama keşke eve dönmeyeceğimi bilseydim, daha çok içerdim.
her zaman ki gibi; çok dans-az uyku ikilisi. sabah 9'da ajanstaydım. insanlar yeni yeni geliyorlar. bu iki.
tırnak açalım: istanbul yukarıdan güzeldi ama ben mısır apartmanı'nı daha çok beğendim. bir de neydi ya diğer apartman? adını unuttum neyse onu da hatırlayınca yazacağım. işte ben böyle apartmanlarda yaşamak istiyorum. çoook yüksek tavanlar, pencereler, devasa kapılar, dökme demirden kalorifer petekleri, küçük küçük renkli eski model karo taşlar, gömme olmayan küvet, mermer merdivenler, işlemeli trabzanlar, metal bir mutfak, en az iki metre eninde koridorlar, eski model bir asansör... vs vs... anlayacağınız. tırnağı kapat.
istanbul'a kar yağıyor dünden beri. bu üç.
yeni bir tırnak: sabah, kaldığım evin camından, perdelerin arkasından, ev sahibinin hazırlanmasını beklerken sokağı izledim. babil apartmanı'nın kaldırımdan aşağıdaki dükkanının sahibi geldi. anlamadım ne dükkanı orası önce. sonra dükkan sahibi, benim penceremin altındaki tavukçu ile selamlaştı. selam veriyor insanlar birbirine. komşuluk az da olsa var galiba. sonra sokaktan geçen insanların ayak sesleri, kadınların topuk sesleri. hızlı adımlarla güne başlıyorlar. üçüncü kattan bir kadın camı açıyor, ne olduğunu anlayamadım bir şeyin tozunu sokağa boşaltıyor, benzemiyor ama bir küllük olabilir. sonra dükkan sahibi ışıkları açıyor. burası bir mahalle berberi. amca da çivit mavi bir gömlek giyip ona uygun bir kravat takmış. kaldırımı suluyor bir pet şişe ile. kalan suyu; az önce dükkanın içinde doyurduğu sarı-beyaz, tombiş kedi için; dükkanın önündeki yoğurt kabına döküyor. düşünüyorum ev sahibi bunların farkında mıdır acaba diye? ya da onlar ev sahibinin farkında mıdır? ne iş yapar? nerede gezer?.. vs vs... yani. tırnağı kapat.
az kalsın unutuyordum... dün akşam 360'ta kim vardı? 360 aşağıdaki fotolar oluyor efendim.
bennu gerede. ipucu için ekşi sözlük. orjinali için kendi sitesi. inanamıyorum yaaa... kesinlikle inanamıyorum. çok cool'du kesinlikle. onun için doğru kelime bu.

Tuesday, December 26, 2006

muhtaç etmesin yukarıdaki ama...

new york city itfaiyecileri beni şaşırttı. yani eğer evrim olur da gidersen, ben de sırf gerçekten bu itfaiyeciler var mıymış diye peşinden new york'a geleceğim. yahu bunları nasıl seçiyorlar anlamadım ben. insan itfaiyeci olacağına gider film yıldızı falan olur. neyse... siz buyrun tanışın kendileri ile...
giriş 1
giriş 2
giriş 3
son olarak kendilerine şöyle bir yerde rastladım.
allaaa allaaa yaaa... var mıymış böyle itfaiyeciler sahiden?
not: alttaki yorum ve açıklamaları da okuyun lütfen :)

tii-şört

farkettim ki tii-şört alırken elim hep üzerinde yazı olanlara kayıyor. dün akşam üşenmedim o kadar işimin arasında evde üzerinde bulabildiğim yazılı tii-şörtlerimi aradım taradım veee işte sonuçlar:

-pink crime
-good girl
-1970
-danger/children at work
-more than luxury
-he don't know me very well, do he?
-g'weld
-eisiav
-butterfly clan
-london calling kings cross punk
-this love is not for sale
-i love london
-you will never kiss me
-i love rainy days
-hello sunshine
-alive? happy?/ passion&happy&passion? laugh !sign? smooth >>silky ++ warm x cool?love&smart??
-i want you to make me so happy and makes me feel so happy and help the enjoy the life free soul
-unique like everybody else
-mojito 9
-hong kong gardens hong kong nights i love hk.

keşke bu huyumu önceden farketseymişim de bugüne kadar giydiğim tüm tii-şörtlerin yazılarını not alsaymışım :(

Monday, December 25, 2006

aaaaa... unuttum!!!

ta ta ta taaam... karşınızda 200. post: nil k'den kış şarkısı!!! (4 post önce) bu arada şarkının kendisini de buraya koyacaktım ama ilk kasetinde yer aldığı ve minicik bir şarkı olduğu için pek çoklarının gözünden kaçmış anlaşılan :( o yüzden ne ajansın paylaşım dosyalarında ne de youtube'da bulabildim. neyse eve gidince eklerim artık :)

yaa yine yazamadım :)

halbuki sabah yine zihnimin ufukları çok açıktı, çok da rüya gördüm. çalıştı tabi bütün gece kendisi. ama şimdi aklımda tek bir fikir bile yok. keşke uyanıp not alsaydım. sabah yapmam gereken işlere dalınca uçtu gitti düşüncelerim. neyse nasıl olsa bana aitler. geri dönüp gelirler. ama çok minicik bir şey kalmış beynimin bir kıvrımında. o da şu; çok iyi tanıdığınızı düşündüğünüz kişiler için bir kez daha düşünün. eminim onun hakkında bilmediğiniz çok önemli bir şeyler vardır.
bu arada linke tıklayın efendim! deneysel bir projeye birazcık da olsa katkımız oldu :)
pazarlama blogları karnavalı XXlll

Sunday, December 24, 2006

nerdeyim?

çok iyi bir yerde değil. eve geldim ve oz büyücüsü okuyorum. niye? çünkü yapacak daha iyi bir işim yok ve düşünmek istemiyorum. anlamlandırmak istemiyorum. sorgulamak istemiyorum. sakin olup panik yaratmamak istiyorum. oluruna bırakmak istiyorum. ama zihnim rahat durmuyor. derler ki, tutku düşünceyi bir çember içinde döndürürmüş.

Thursday, December 21, 2006

"krem karamel asla jöle olamaz"

love is an accident waiting to happen
desire is a stranger you think you know
intimacy is a lie
we tell ourselves

truth is a game
you play to win

if you believe in love at first sight
you never stop looking...
it won't do
to dream of caramel,
to think of cinnamon
and long for you.
it won't do
to stir a deep desire,
to fan a hidden fire
that can never burn true.
i know your name,
i know your skin,
i know the way
these things begin;


but i don't know
how i would live with myself,
what i'd forgive of myself
if you don't go.

so goodbye,
sweet appetite,
no single bite
could satisfy...

i know your name,
i know your skin,
i know the way
these things begin;

but i don't know
how i would live with myself,
what i would give of myself
if you don't go.

it won't do
to dream of caramel,
to think of cinnamon
and long for you.

kış şarkısı

bugün hava sıfırın altında on
seni düşündüm inan bu son
mesela sen hiç kardan adam yaptın mı?
basılmamış kara bastın mı?
ve üzülmek için çaldın mı bir kış şarkısı?
bugün moralim sıfırın altında on
seni özledim ama bence bu son
mesela sen hiç buza basıp kaydın mı?
eldiven ve atkı aldın mı?
ve üzülmek için çaldın mı bir kış şarkısı?
ve üzülmek için çaldın mı bir kış şarkısı?


hani kış geldi ya, o bakımdan...

ilahi, evrim...

yahu gayet güzel ekliyorsun işte yazıları. neyi yapamadığını anlamıyorum. her şey yolunda gibi gözüküyor. bu arada bilirim dilbilgisi takıntını. kafana göre yaz işte. burası en rahat saçmaladığın yer olsun. burada olmayacak da nerede olacak di mi ama? izmir ya da istanbul... hangisinde denk gelirsek artık... bi bakarız beraber temel şeylere... "yalnızlık ömür boyu" çalıyor şu an. böyle bir şey işte. kimileri yakın ama uzak, kimileri uzak ama yakın. ben bir hoşum zaten bu akşam. açtım müziği, ne denk gelirse modunda, fotoğraflara bakıyorum. bu arada ben de düşünmüştüm senin ömer ile ilgili şeyleri bildiğini ama bilmeyenlere diye yazdım "gevende"yi. görüşürük izmir ya da istanbul'da...

duyan duymayan

yok canım zaten hepimiz biliyoruz. ömer'i ve gevende'yi. işte bu gün ne mutlu bir tesadüftür ki bigucum da yer aldı kendileri. sonra oradan öğrendiğime göre bir de blogları varmış. malum gezilerinin anı ve fotoğraflarının bulunduğu. çoook güzel fotolar var. buraya koyacaktım ama ayıp olmasın dedim. siz bir bakın bloglarına. şunu masaüstüm yaptım bile. fotoları görünce aklıma lisedeki hayallerim geldi. şu hindistan, nepal... özgür ile paylaştığım sınıfın en arka sırasına evrim de gelirdi. ve hayallere dalardık. komik yaaa... 7 yıldan fazla oldu. neyse ben yine gideceğim zaten.

ııımmm...

sanırım herkesin farkında olmadan yaptığı şeyler var. bilmeden bir işe yaramışlığı. belki de sadece o işe yaramak için dünyaya gönderilmişliği. varoluşunun tek bir amacı. başka birinin yaşamında bir şeyleri değiştirmek için görevlendirildiği.

melek gibi...

ama o ben değilim.

Wednesday, December 20, 2006

"lodos'un gözü yaşlı" derler

sonunda... ama istediğim gibi yağmıyor (gerçi buna da şükür ama) ya da yağıyor da bana denk gelmiyor. şöyle sicim gibi, sağanak şeklinde, dümdüz olmuyor izmir'deki gibi. galiba istanbul'un eserekli bir şehir olması ile ilgili. rüzgar olunca yağmur yağmıyormuş gibi görünüyor, damlalar havada uçuşuyor, dansediyor ama yağıyormuş hissi yaratmıyor bende. buldum da bunuyorum değil mi? birazcık.

benim başka dertlerim var

insan yazdıkça kendini tanıyor. anlamlandırıyor, konumluyor. keskin çizgiler değil ama işe yarıyor. iyi hissettiriyor. aşağıdaki son iki post'a baktım da benim yaşamdan beklediğim başka şeyler var galiba. hep böyle! ben mevsimlerin gelmesini bekliyorum, yaşananları daha hissederek yaşamayı istiyorum, renkleri istiyorum, sarı yapraklı bir deftere yazı yazmak istiyorum, sonra o sayfaya kahve damlasın istiyorum... böyle şeyler işte. bu arada yarın 21 aralık-en uzun gece :) sooonra, günler uzamaya başlayacak. bunu da bekliyorum mesela.

soru?

biz niye "old blogger" olduk şimdi? downtown-ist'ten önce google account istiyordu. downtown-ist'ten sonra da google account istiyor. e şimdi arada kaldım ben. hatırlıyor musunuz bir şarkı vardı susam sokağı'nda: arada kaldım tam aradaaa, anlarsınız yaaa arada kaldııım... diye gidiyor idi :) komik şey... kih kih... bir de dün beşiktaş'a yürüdüm işten sonra. iyi geldi. kulaklıklarım yok ya, şarkıları kendim mırıl mırıl mırıllandım :) bak bu da yeşillendim gibi oldu.

bugüne bir şarkı daha, güne anlam katsın diye:
* the notwist-pick up the phone

artık...

sanırım yani galiba bu sefer kış geldi ya da gelmek üzere. çok şükür bugün hava tamamen kapalı ve açacak gibi de görünmüyor. çok çok yağsın istiyorum yağmur. hem sabah kalkınca havayı böyle görünce dökük, salaş, gereksiz, azcık uçuk hissettim kendimi. ve bu beni mutlu etti. keşke şöyle ajanstan 3-4 gibi çıksam, tünel'de sevdiğim bir cafeye gidip, bir şeyler okuyup, sıcak bir şeyler içsem yağmurun eşliğinde. sokağı seyir eylesem... çok canım çekti yaaa.

bugünün şarkıları:
* clapton-tears in heaven
* doors-the end
* c.isaak-baby did a bad bad thing

Tuesday, December 19, 2006

Monday, December 18, 2006

potansiyel sorun

bugün

biraz vasat bir gün. vasat kelimesini seviyorum. çok yerinde. nasıl denir? hani böyle cuk oturanlardan. söylenişi de güzel. ağız dolusu çıkıyor. anlamı için ise duruma ve ruh halime göre değişebilir. vasat çünkü;
1.bugün pazartesi
2.yavaş yavaş geçiyor ama hala öksürüyorum.
tabi haftasonu halimi görseydiniz, bağıra çağıra şarkı da söyledim, terli terli soğuk içki de içtim, sonrası malum. annemin dediği gibi "köm köm" öksürüyorum.
acaba diyorum sevdiklerimden bu kadar uzakta olmak niye? hala bunu düşünüyorum. dönem dönem gelip gidiyor bu his. annemi özlüyorum.

şimdi

bu blogu annem okusa, ne düşünürdü acaba? beni o kadar iyi tanımasına rağmen, düşündüğünden daha farklı bir demet ile karşılaşır mıydı dersiniz? babam okusa, belki o kadar şaşırmazdı. çünkü zaten onun için diğer çocuklar ya da genç kızlar gibi değildim. evet derdi, demek demet yani kızım böyle biriymiş. hoşuna gideceğini sanmıyorum karşılaşacağı şeyin. ya da belki de giderdi, o zaman da benim onu ne kadar az tanıdığım ortaya çıkar. içimdeki ses, annemin şaşırmayacağını ama beni, olduğundan daha az tanıdığını düşüneceğini söylüyor. bu kadar yakınken yine de kaçırdığım şeyler varmış diye düşünür gibi geliyor bana. acaba ben kendimi tanımasaydım ve ilk defa bu blogu okusaydım neler düşünürdüm çok merak ettim? bu arada bu post'un numarası 187. özel.

p günü

sert sessizleri severim. geçen günlerin birinde p'ye takıldım. p ile başlayan, içinde p olan kelimeler gibi gibi... pırasa, parti, pekin, peçete, parlak, paris, pıtrak, posa, phuket, peynir, parmesan, paşa, paste, peltek, pomat, pütür, pespaye, panayır, pan, pancar, pak, poşet, pelit, pestil, petit beurre, pastırma, poyraz, patlangaç, peştemal, paket, peşkir, pasta... daha da var şimdi aklıma gelmeyen. sadece p harfini çıkarın dudaklarınızın arasından yukarıdaki listeyi okurken. daha bir vurgulayın. mutluluk verici...

ya da bilmiyorum

bunu da dinleseniz olur

noktacıkları dinleyin

...

küçük bir mola

ya da ne bileyim?
yaşamıma kaldığım yerden devam etmeliyim galiba.
bu kadar mola çok bile bana :(
galiba içgüdülerime güvenmeye devam etmeliyim, yetersiz kaldığında bay mantık devreye girecektir nasıl olsa.

Sunday, December 17, 2006

sakin

sakin bir haftasonu geçireceğimi sanıyordum ama cumartesi için geçerli değilmiş. kendimi dün öğleden sonra eminönü'nün kalabalığında buldum. seviyorum galiba o karmaşayı :) eve yorgun argın dönmüştüm ki, tekrar hazırlanıp çıktım. önce bir doğum günü, sonrasında ise bir bekarlığa veda partisinde buldum kendimi. doğum günü partisi eski şarkıların ve film müziklerinin çaldığı bir bardaydı. çok yoğun bir duyguydu. her şarkı bittiğinde acaba şimdi ne çalacak diye heyecanlandım. pikabın başında sanırım "kırklı yaşlarında" bir kadın vardı. ama ben hızımı alamamıştım ki, saat 01.00 civarında diğer partiye gitmek üzere mekandan ayrıldık. hoplaya zıplaya kendimi diğer mekanda buldum. gerçi çok kalabalıktı, biraz sıkıştım ama yeni birileri ile tanışmak her zamanki gibi güzeldi. eeen sonunda da ıslak ...burgerlerimizi yiyip evin yolunu tuttuk kucağımda melda ile. neden bilmem taksicinin 6 kişi alacağı varmış taksisine :)
bu haftasonu çok fazla anı ve yaşanmışlık vardı zihnimde. hepsi de çok güzel ve buruk. ama yine de "hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" :)

Saturday, December 16, 2006

mojo

bu gece bella ve o mojo'ya gittiler eceler ile. ben gitmedim. bir garip ki sormayın...

Friday, December 15, 2006

vak vak

too drunk to fuck
drunk as a duck...

bazen...

kendimi kandırıyormuşum gibi geliyor.

kötü fena :)

çok çabuk umutsuzluğa kapılıyorum, çok da çabuk umutlanıyorum. bu durum beni yoruyor sanırım. artık gerçek kışın gelmesini istiyorum. en kötüsünü, istemeden düşünüyorum galiba.

bahçe duvarları...

-nı seviyorum. şöyle alçak ve geniş duvarları. sanki gel üzerime otur diyorlar. üzerine oturup ayaklarını sallandırmak, daha genişse üzerinde yan dönüp bağdaş kurmak ayrı bir zevk. arkadaşlarınla sohbet etmek, düşüncelere dalmak için ideal yerler. bayılırım sokakta tanımadığım bir duvara oturup çevreyi izlemeye ve lak lak etmeye. bakmayın lak lak dediğime, çok önemli şeyler de konuşulabilir o duvarlarda. bir de sırtınızı güneşe dönüp sessizce karıncaları izlerken ısınabilirsiniz.
sabah işe gelirken, atv'nin sokağından iniyorum ya; işte hemen köşede müstakil bir ev var. o evin alçak duvarları ile bahçede etrafa saçılmış sarı yaprakları, son olarak da kış güneşinin sabah saatlerini alması o kadar davetkar ki anlatamam.
bir de körfez'in kıyı şeridini saran duvarlar var. üzerinde hepimizin defalarca yürüdüğü. tabi oturup dondurma yediğimiz efes pastanesi'nin arka sokak duvarını da hatırlıyorum. ya da birini beklerken çamlıktaki orman fidanlığı'nın ksk tarafındaki arka duvarlarını. gazi lisesi'nin duvarlarını... neyse saydırtmayın şimdi bana izmir'in bahçe duvarlarını... galiba duvar görünce popomu koymak gibi bir alışkanlığım var :)
son duvar ise, yine anneanne bahçesinde. o duvarlar yüksek (yani boyumu geçiyor) ve oldukça dar. ama yine de zevkli. küçük bir çocukken, bahçede elimde tahta uyduruk bir merdiven dolaşırdım. sayesinde duvarın tepesine çıkar, bir ata binmiş gibi oradan etrafı izlerdim. okulu, dsi kanallarını, devasa çınarları, çoook uzaktaki çingene mahallesini, alçak çatıları, mahallenin geri kalanını, demircinin deposunu ve komşu bahçeyi... ama bunu ya sabah erken saatlerde ya da akşamüstü yapabilirsiniz. çünkü gündüz her yer sıcaktır ve sizi deli gibi sarıp sarmalar. bana sorarsanız akşam saatleri derim, sanki yaşam yeni başlar o saatlerde. bir hareketlenme olur. tüm gün güneş yaktığı için evlere kaçan insanlar havanın kararıp serinlemesi ile
gizlendikleri yerlerden böcekler gibi dışarı çıkarlar.

şimdi düşününce çok özel bir duygu hissediyorum ve belki de bu yüzden dönüp dönüp konuyu oraya getiriyorum. insanlar bugün bu anlattığım yerleri görseler eminim etkilenmezler ama bir insanın çocukluk dünyasını anlatması böyle oluyor galiba. şimdi anneanneme gittiğimde bahçe gözüme oldukça küçük ve çevresi değişmiş geliyor ama yine de gözümde hep eski hali canlanıyor. evet bahçe değişti ama asıl değişen benim. gözüm büyük yapılara alıştı. bahçedeki eski rum odası bana içinde kaybolacağım kadar büyük ve gizemli gelirdi ama şimdi bakıyorum da... rum odasından size ne ki?

Thursday, December 14, 2006

öf aman yaaa...

üstüme üstüme gelen insanlardan çok sıkılıyorum... uğraşmayın işte!!!
biraz bireyselliğe saygı lütfen. insanlar yalnız da kalmak ister. hele bir de yalnızlığa alışkınsa kendi iç dünyasında. gereksiz gerilimleri, ısrarları ve uzatmaları sevmez. ve sizden uzaklaşır.
bir de başka bir tip keşfediyorum bu aralar. olmadığı gibi görünen. yalnızken seninle canım cicim olup bir ortama girildiğinde yüzüne bile bakmayanlardan. bilmediği konularda ahkam kesenlerden.
insanoğlu çeşit çeşit ne yapalım işte. onlara bu şarkıyı dinlemelerini öneriyorum: i have seen it all-björk/thom yorke

şu anda...

bahçe, güneşli yine bugün, boğaz da net. bizim köpek kont'a gelince rintintin'e benziyor kendisi. sadece rengi kara ve daha sivri bir burnu var. kuyruğu, vücut yapısı aynı rintintin. ha ben niye mi bahçedeydim? nefes almak için tabiki.

acaba...

mucizelere inanmadığımız için mi mucizeler gerçekleşmiyor?

Wednesday, December 13, 2006

yazı yazmak istiyorum yahu...

yazacağım ama bir bırakmıyorlarki, draft edip duruyorum postlar'ımı. sonra tadı kaçıyor. kaldığım yerden istediğim gibi devam edemiyorum. "çay kokusu", yaşamımın evvelsi gününün bir kısmını ve dün akşamüstüne kadar olan bölümü anlatıyor. çünkü akşamüstü yine sanal dünyanın teknik kısmı ile ilgilenmek zorunda kaldım.

çay kokusu...
bir çay kokusu aldım, yazı yazmak istedim. sonra kendime bir çay aldım, şimdi yazı yazıyorum. sevgi abla dedi ki: kokusunu alabildiğime göre çaydan anlıyormuşum. bence çaydan değil de bir parça "güzel"den anlarım diyelim. duyularıma güzel hitap eden şeylerden. belki süper bir estetik duyum yok ama beni fazlasıyla tatmin edecek kadarı var sanırım. yoksa böyle biri olamazdım. yani ben olamazdım demeye getiriyorum :) bir de şu çay bu kadar kaynar içilmese :)

her neyse dün akşam ofisten çıkmak istemedi canım. üşendim belki. kendimi zar zor durağa atmıştım ki otobüs geldi. ama ben artık biraz mutsuzum otobüsler konusunda, sanırım telefonumun kulaklığını kaybettim. sanırım diyorum çünkü hala bir yerlerden çıkabileceğini umut ediyorum fakat mantığım bana kaybettin diyor. cumartesiden beri yok. cuma çantamdaydı. acaba sokak kahvesi'nde mi düşürdüm? sanmam. otobüse bindim iki durak sonra indim. otobüs alt geçidi geçti ve durağa gelmeden bozuldu. diğer yolcularla indim, bir sonraki otobüsü bekledim sakince. eve vardığımda farkettim ki herkes gayet durgun. benim durgunluğum ise birden geçti ve kendimi yemek yapmaya verdim. evde pek bir şey kalmadığı için o anda uydurduğum kabaklı kuru biber yemeğini yaptım. hatta evdekilere de şöyle dedim: annem görse benimle 'ayrıca' bir gurur duyardı. böyleydi işte dün gece...
bugün yine kendimi istanbul sokaklarına attım. daha doğrusu çikolata almaya gönderildim :) aslında aradığımı atv'nin yanındaki benzin istasyonunda bulurum sanmıştım ama bulamayınca kendimi cebimde 1 tek 100 ytl ve cep telefonum ile bir taksiye el ederken buldum. adama durumu söylediğimde (beşiktaş'a ineceğimi ve 100 ytl'm olduğunu) hiç sorun etmedi. yol boyunca da beni güldürdü durdu. ama ben de şaşkın ve formumdaydım yani. sanırım beni zengin bir evin hizmetçi kızı zannediyor artık. hele bir de yoldayken pelin arayıp yeni siparişler verince :) sonuç olarak; ben ona tansaş'ın yanındaki büfeden sigara aldım ve taksi parası sorunumuzu hallettik. ama sonrası daha iyi oldu. tansaş'ta aradıklarımı bulamadım. aklıma dispanserin karşısındaki migros geldi. oraya gidene kadar 3-5 markete uğrayıp aradıklarımı temin edebildim sonunda. sizin anlayacağınız iş saatinde sokaklarda yarı özgürlük.

şunu da eklemeliyim, ben yalancının tekiyim. şöyle ki; beni tanımayan ve hayatımdan geçip gidecek insanlar, beni başka bir şey sanıyorsa ve bu durum sorun yaratmayacaksa, tam olarak onların tahmin ettiği her neyse, işte onun gibi davranıyorum. tabi onlar bana, sen şuna benziyorsun demiyorlar, ben uyduruyorum tavırlarından. mesela taksiciler ya da otobüslerdeki meraklı amcalar,teyzeler; garsonlar vs.vs. aslında canalıcı nokta onların meraklı olmaları ve benim hakkımda bir şeyler öğrenmeye çalışmaları. sanırım bu durumda, yaşamımda kalıcı olmayacakları için yalan söyleme hakkım da doğuyor :) kandırıyorum onları...

kayıp...
her şeyimi kaybediyorum. kulaklıklardan sonra maviş tokalarım ve cımbızım ortada yok. gülmeyin aradığımda elimin altında bulamayınca anlıyorum durumu. ne diyordum ben? dün ani bir telefonla gogol'ün "müfettiş" adlı oyununa gittik. ali, gökçe, ulaş ve ben. iyi vakit geçirdim. olağanüstü değildi ama yine de oyuncular üç saat boyunca gösterdikleri performans ile soluksuz izlettiler bize oyunu. çıkınca bizimkilerden ayrıldım. metroya indim. ama gişelerden geçmeden geri döndüm. son otobüse nasıl olsa yetişemeyeceğimi farkettim çünkü. ve istiklal. uzun zamandır ilk kez bu kadar boş bir anına denk geldim. gittim ve geldim.

dün gece 01.00'da banyo yapınca bugün saçlarımla ciddi bir sinir harbine girdim. dokunmayın bana. ya da ne bileyim dokunsanız da olur :)

Tuesday, December 12, 2006

bu da olabilir

eğer bir gün kendi evim olursa; eğer bu ev oldukça yüksek tavanlı modern ve geniş, ferah alanlara sahip olabilir ise (tüm bunlar ölme eşeğim ölme); işte o eve çocukluğumdaki gibi salıncak kuracağım. tavandan sarkan sarı urganların ucunda ahşap bir oturma yeri olacak. ben küçükken babam benim için böyle basit bir beşik yapmış, çünkü hiç uyumuyormuşum ve sürekli ağlıyormuşum. rivayete göre beşikten düştükten sonra böyle olmuşum.

olabilir

ben bloglarıma karşı sorumluluk hissediyormuşum, bunu farkettim.

Monday, December 11, 2006

karaoke 2



hani karaoke yapmıştık ya...

yeni bir blog

bu blogda iyi yazılar var. demek ki deneyimleri iyi anlatan biri var. özellikle de ruhsal deneyimleri. son olarak da "Cumartesi, Aralık 09, 2006 Bölük Pörçük Yazılar I" adlı post'u özellikle tavsiye ederim. ya da bilemiyorum belki de ben sadece kendime bu kadar yakın hissetmiş olabilirim. galiba bu aralar kendime yakın şeyleri bulmada üstüme yok.

http://divadeiwob.blogspot.com/

sabah 04.30

yine sabah, yine saat 4 civarı. güne hatta haftaya yine 3,5 saatlik bir uyku ile başladım. her neyse dün akşam düğün sahiplerinin tabiri ile yılın en romantik düğünündeydik. doğal olarak romantizm anlayışı değişken bir şey. ben sabun köpüğünden baloncuk yapmayı tercih ederim mesela. romantikten öte eğlenceli. zaten o yüzden düğünde sürekli özgür'ü takip ettim. bir kaç balon daha alsaydı eline, az sonra havalanacakmış gibi dolaşan minik bir adam. adam diyorum çünkü kendisine takım elbise giydirilmesi hoşuma gitmedi ama ne yapalım. ben değilim ki annesi. hem ona sorduğumda papyonunu bile bana gösterdiğine göre o da benimsemiş kıyafetini ama benimsemese daha iyi olurdu. her neyse kendisinden edindiğim bir kaç bilgiyi daha vereyim: 4,5 yaşında, okuldaki arkadaşlarının adı; emir ve ece, niye balonları topladığını bilmiyor, dansetmeyi seviyor. kıvırcık sarı saçları ve yüzünde, çocukluğun tüm karakteristik özellikleri vardı.

Sunday, December 10, 2006

bir de ben...

paranoyağım galiba.

bir arkadaşım var...

içince kulakları kızaran, dili dolanan; tıpkı lise çağında yeni yeni içki içmeye başlamış çekingen bir, ne çocuk ne delikanlı.

küçük bir kız çocuğu...

-yum aslında, olmayacak her şeyden korkan, kendini gereksiz yere yetersiz hisseden.

Saturday, December 09, 2006

işte bir türk filmi şarkısı...

rüyalar gerçek olsa, seni her gün görürdüm
o incecik beline, sarılarak yürürdüm
sabah olmasın diye güneşi durdururdum
yanar dağlarda tüten ateşi söndürürdüm
yatağına her gece gelincik doldururdum
dudağına bin kere öpücük kondururdum
rüyalar, rüyalar, rüyalar, aaah, rüyalar gerçek olsa
rüyalar gerçek olsa, sana güller verirdim
o güllerle belki de, kucağıma gelirdin
sarılırdım boynuna sokulurdum koynuna
o gül dudaklarını öperdim doya doya
sabah olmasın diye güneşi durdururdum
yanar dağlarda tüten ateşi söndürürdüm
rüyalar, rüyalar, rüyalar, aaah, rüyalar gerçek olsa

film

uzun süredir ilk defa kendimi bir filme yakın hissediyorum. film hayatıma iki noktadan dokundu. birincisi amelie'deki gibi kendi çocuk ve masal dünyamdan izler çekip çıkartmamı sağladı. (ayrıca okuldayken uyku ve rüyalar ile ilgili bir belgesel yapmayı hayal ediyordum. hatta ön araştırmaları bile yapmıştım. bir laf vardır: "uyku ölümün yarısıdır" diye. çıkış noktam bu sözdü. mitoloji ile bağlantılandıracaktım her zamanki gibi konumu.) ikincisine gelince filmin asıl kahramanı olan stephano (stephanie değil). şu aralar yaşadıklarım ve hissettiklerimle kendimi ona benzettim. daha bu sabah bella'ya "kafamda o kadar çok kuruyorum ki, kurduğum şeyleri rüyamda görüyorum. sonra da -ya ben bunu yaşamış mıydım?- diye yanılgıya düşüyorum" dedim. (tabi tam olarak aynı kelimelerle değil) gerçek yaşam ve hayal dünyası arasındaki gel-gitler, duygusal boşalımlar, farklı noktalara takılmalar, yabancılaşma anları vs vs... böyle anlatınca ciddi bir vakayım gibi gözüküyor ama yaşadıklarım o kadar net ki... nasıl desem o filmi pek çok insan gibi ben de yaşıyorum herhalde. herkes kadar sıradan ve normal, herkes gibi farklı ve özel. aslında bugün yine 2 film seansı yapacaktım. ama hem çok yorgun olduğum için (dün gece yine az ve huzursuz uyudum, erkenden de kalktım malumunuz) hem de filmden sonra kendimi istiklale atıp izlediklerimi daha da yoğun hissetmek için 2. filme girmedim. sonra ne oldu? tanrı yani yaşam beni yine sınadı? tabi ki bir tesadüf ama istiklal'de her zaman görebileceğim birini, tuttum bu filmi izledikten sonra gördüm. e dedim ya tesadüf diye... o kadar.

adım atmak ya da atmamak
yapmak ya da yapmamak
istemek ya da istememek
işte her şey bu kadar basit bir denklemden ibaret.

o soruyor bana: "demet bir şey mi oldu?"
sorun belki de hiçbir şeyin olmamasıdır ya da olmayacak olması ya da olan şeylerin yetersiz kalması. çok basit gibi ama değil.

aralıklar'ın uğursuz olduğuna kanaat getiriyorum. eğer böyle devam ederse...

aradım bulamadım

sabah 9 da uyandım yine. müşteri grubu bugün sunuma gidiyor. dün akşam oldukça yoğundu ortam. bana gelince uyandım ve arpacık kumrusu gibi düşünmeye başladım. sanırım beynim yakında bu yüzden kısa devre yapacak.

Friday, December 08, 2006

geri istiyorum

dün lütfi kırdar vs. vs.'ye gitmem gerekti. taksiyle dolmabahçe'den geçerken şunu farkettim. istanbul'da öğrenci olmalıymışım. üniversite hayatını bir de burada yaşamalıymışım. sokaklarda aylak aylak sürtmeliymişim. bir zamanlar merak saldığım fotoğrafları bu şehirde çekmeliymişim. sevgilimle burada el ele tutuşmalıymışım. buralarda hoplayıp zıplayıp öğrenciliğin tadını çıkarmalıymışım. izmir'de de çok zevkli bir öğrencilik yaşamı geçirdim. bornova-alsancak-ksk arası dolanıp durdum. ama dün iş saatinde dışarıda olmak. o özgürlüğü, başıboşluğu hissetmek. içimde kaldı işte. son olarak; sanırım üniversitenin ayrı bir kampüste olmasının avantajları vardır ama yine de şehrin, yaşamın ve karmaşanın içinde olmak daha iyi.

Wednesday, December 06, 2006

karaoke 1

dün akşam ulaş'ın doğumgününü kutladık. ali dedi ki: "karaoke yapmaya gideceğiz." boynumuz kıldan ince tabi. aldık arzu ile hediyemizi, tuttuk clubkaraoke'nin yolunu. haftaiçiydi ya, çok güzel oldu. bizden başka 3 grup daha vardı. ortam ferahtı. kutladık doğum gününü, söyledik şarkıları. asıl önemli nokta burası: meğerse "türkçe gecesi" imiş. tabi bizim çocuklar durur mu! ne kadar absürd şarkı varsa yazıp altına da hiç olmadık isimler yazdılar. ben nacizane repertuarımı burada açıklamak istiyorum yüksek müsadelerinizle. (bakın bu da popstar'a katılmış, b.ersoy'un karşısında konuşan titrek şarkıcı adayı gibi oldu.)
geceye "beyaz kelebekler"den "sen gidince" ile başladığımı hatırlıyorum. bir "ele güne karşı" oldu "mfö"den. tabi bu şarkıyı tek başıma söylemem imkansızdı. herkes atladı. "nil karaibrahimgil - çocuk da yaparım kariyer de". ama en güzeli yine "mfö"den "ali desidero" oldu. kızlar bir mikrofonu aldı, erkekler diğer mikrofonu. hem hep birlikte, hem de ali ile ali'nin vurulduğu kızın repliklerini uygulayarak tüm bara şahane bir performans izlettirdik.
başka şarkılar da vardır söylediğim ama hatırlamıyorum. tabi tüm şarkılara eşlik ettiğimi de eklemeliyim. ancak ibrahim tatlıses ve banu alkan'dan uzak durdum, bir de "lo lo lo" diye bir şey söylediler ama neydi anlamadım. çünkü onlar da bilmiyorlardı :)
sonuç olarak; şarkıları katlettik ve deşarj olduk. ulaş'tan fotolar gelince eklerim rezilliğimizi.

Tuesday, December 05, 2006

yine bahçe...

öğle yemeğinden sonra bahçeye çıktım. volta attım, güneşlendim, hava aldım. 5 aralık için oldukça güneşli ve ılık bir hava var dışarıda. galiba tekrar kaçacağım bir ara :)

Monday, December 04, 2006

mecazlara dikkat lütfen...

aşağı inin daha aşağı. mecazlar için değil ama... yeni eklemeler var da :) o yazıdaki şarkıları paylaştığım kişi yani özleeem farketti mecazları. dedi ki: "yazılarında farkında olmadan ruh halinin farkında olmadığın yönlerini yazıyorsun ama farklı bir şekilde anlatıyorsun." verdiği örneği burada vermeyeceğim :) ne yazık ki...

ama... ama...

yaaa ben alışmışım özgür'ü rengarenk görmeye. aşağıdaki fotoları çok beğenmeme rağmen garipsedim ve özgür'e yabancılaştım bir an. gerçi bu noktada filiz'in ve özgür'ün iyi bir çalışma sergiledikleri ortaya çıkıyor ama yine de kendisinin normal bir fotoğrafını eklesem iyi olacak :)

işte blogun kaçağı özgür...

maria puder
kendisini, ankara'da portekiz'e kaçış belgelerini toplarken yakaladım ve model olduğu pozları buraya yerleştirebilmek için izni kopardım. belki aramızda görmeyenler vardır bu çalışmaları. fotokritik 'te yayınlanıyor fotolar. fotoğrafçımız ise; myrina nick'i ile filiz orhan.

karantinalı despina
eleni

Friday, December 01, 2006

bahçeyi seviyorum...

ben sıcağım, o soğuk. böylece ne zaman bunalsam kısacık da olsa bir nefes alma şansı yaratıyor bana :)

geçen biten kaçan

inanamıyorum side bar'da december 2006 yazıyor artık.
zaman ne kadar çabuk akıyor.
ne kadar...
sizi 19 kasım tarihli post'a gönderiyorum.

dün gece...

artık ne düşüneceğimi bilmiyorum. sanırım çok düşündüğüm için ufaktan sıyırıyorum. (bu başka bir konu-aşağıdaki konu ile bir ilişiği yok)
dün akşam tak-sim'deydik. bella ve olcay ile. konu döndü dolaştı yine ilişkilere geldi. herkes olayların gelişimi ile ilgili konuda hemfikirdi. ama sonrasında beni çok polyanna yaptılar yine. öyleymişim. öyle diyorlar. kimse olay sonrası geliştireceği tavrından da vazgeçmedi. zaten vazgeçmesini de beklemiyordum kimseden. her insan farklı, her insanın etkilendikleri farklı, her insanın deneyimleri farklı... so what???

Thursday, November 30, 2006

boğaz'a nazır bir pastaneden notlar

bugün saat 15.00 itibari ile kitap okumaya ve ruh dinlendirici müzikler dinlemeye fırsatım oldu. hem de vanilya kokularının ılıklığı, sarı ışık ve ahşap bir çalışma masasının eşliğinde. fikir güzel. başta değildi. "bana ne canım müşterinin karısı doğurduysa" dedim önce. neymiş efendim kuruçeşme-cafe di dolce'ye gidip bebek için mavi kukili (zannımca bir çeşit kurabiye-bu arada şu cookie olayına tilt oldum ya neyse... insanın fesuphanallah diyesi geliyor) brownie'li aranjman!!! yaptıracakmışım. sonra işten uzaklaşma fikri beni birden cezbetti. taksiye bindiğimde hala kafamda durumu tartıyordum. taa ki; dolce' ye girip kadına derdimi anlattığımda o bana "ama en az 1 saat burada beklemelisiniz" deyinceye kadar. o anda bir daha durdum ve etrafıma daha bir dikkatli baktım. işte o anda bu pastanede bekleme fikri de beni cezbetti. hemen pelin'i aradım ve beklemem gerektiğini söyledim...
kendime bir yer belirledim. ön tarafında yaklaşık 30 tane camekanlı sarı pirinçten tutacaklı çekmeceleri olan kocaman ahşap çalışma masası. sol tarafımda caddeye, kuruçeşme parkına ve dolayısıyla boğaza bakan ve sanırım 5-6 tane masanın bulunduğu alt bölüm. sağ tarafımda ise pastanenin metal mutfağı. önce kitabımı okumaya başlamıştım ama sonra mutfaktan gelen ilginç sesler; kafalarındaki ahçı boneleri ve önlükleriyle kadınların siparişleri yetiştirmeye çalışırken yaptıkları konuşmalar ve son olarak çalan eski amerikan film müzikleri dikkatimi toplamamı engelledi. hiç bir şeyin ulaşılmaz olmaması, her şeye hakim kadınların bu rahat hali, bende almodovar'ın film setlerinden birindeymişim hissini yarattı. hatta bu kadar çok kadın olmasaydı, ferzan özpetek'in "karşı pencere" filminin seti olduğunu bile iddia edebilirdim. servis yapılan bölümün duvarlarını büyük tablolar, yanında küçük aynalı şamdanları olan daha büyük bir ayna ve daha da ön bölümdeki kütüphane ele geçirmişti. kocaman bir şamdanlı avize tavandan sarkıyordu. benim olduğum orta bölümde; duvarları küçük çerçeveler basmıştı. alt bölüm ile orta bölümü sepetlerin içindeki ekmeklerin de karnavala dahil olduğu bir çeşit raf düzeneği ayırıyordu. mutfak tarafında; pastaların üzerine yerleştirilen şekerlemelerin bulunduğu devasa kavanozlar, kurdelalar, süsler, çocukluğumun yabancı yemek kitaplarından fırlamış, 19. yüzyıla ait mutfak malzemeleri ile yüklü tezgahlar uzanıyordu. fotoğraflanmak içindi sanki her şey. oturduğum çalışma masasının üstünde ahşap ve sarı pirinçten yapılma pervane; bana, ipek pastanesi'ni hatırlattı. ben çocukken uslu bir şekilde aşı olduğumda, pasta ve limonata ile ödüllendirilirdim :)

çok sonra yazdım bunları. tekrar baktım, tekrar yazdım. zaten önce gevezeliğimle sonra rahatlığımla, en sonunda da yaptıklarımla onlara garip gelmiş olabilirim. çok konuştum. çünkü derdimi anlatabilmek gibi bir sıkıntım vardı. rahattım. şöyle ki; soyundum, dökündüm ve devasa çalışma masasında kendime bir köşe edindim. gariptim. çünkü ilk defa böyle bir yerdeydim ve tam anlamıyla en sevdiğim şeylerden birini yapabilecektim (zaten topu topu 5 tanedir) gözlemlemek ve yazmak.

sonra "she" çalmaya başladı. kadınlardan biri bana gerçek bir brownie ikram etti. çok ilginç bir açıdan rafların arasından, bir tankerin boğaz'dan geçişini izledim. ruhumu doyurdum.


yaşamak: gözlemlemek+deneyimlemek'ten ibaret.


ama düşündüm de; sanırım sevdiğin şeyi yapmak bile bir süre sonra rutin oluyor, işe dönüşüyor. e o zaman değiştirin sevdiğiniz şeyleri ve işlerinizi. bu fikir insana yaşamında her şeyi deneme cesaretini veriyor.

sabah

sabahları yaşam daha eğlenceli. hele bir de uykumu almışsam ve güne iyi hazırlanmışsam. bakım yapmak, kahvaltı etmek falan değil iyi hazırlanma kriterim. insanlar sabahları daha komik oluyorlar. sen sırıtık bir ifade ile ortalarda dolaşınca onların bu durum karşısındaki tavırları beni bitiriyor. (bu arada insanlar dediğim kişiler tanımadıklarım ve genelde tüm şehir somurtuk oluyor sabah sabah. ağızlarından laf almak da zor oluyor. e ben alışmamışım böyle şeylere) onların "bu kız niye salak salak sırıtıyor? bir şey mi var yoksa bende garip olan?" diye düşündüklerini sanıyorum. onlar bu garip ve içerleyen hallerde bana baktıkça benim gülümseme oranım katlanarak artıyor. sabah pastanede (daha az ilgilenilen tezgahta duruyor benim poğaçalarım) sıraya girmiştim. sırada ben yalnızım. sonra arkama bir kadın geldi. "yok mu ilgilenen? niye insanları bekletiyorlar? diğer tarafın sırası bitmezki" diye homurdanıyordu. (bu ses tonuna ve söyleyiş tarzına ancak homurdanma denebilir) sonunda görevli abi geldi ve "sırada kim vardı?" dedi. ben de "siz hanımefendi ile ilgilenin acelesi var galiba!" deyiverdim. tutamadım kendimi ne yapayım :) kadın da hiçbir şey demeden aldı poğaçalarını gitti. sanırım teşekkür etmemesinde tonlamamın etkisi var! ya da zaten ondan böyle bir şey beklemek hata olurdu.

Wednesday, November 29, 2006

bu aralar...

"eyes wide shut" filminin müziklerine takıldım. filmden sonra (yani yıllar önce, yani ben daha çocukken) kasedini almışım. siz hesap edin artık ne kadar çocuk olduğumu, daha kasetler piyasadaymış. müzikleri jocelyn pook ve dominic harlan'a ait. bir ara denk getirir de müzikleri bulursam eklerim bloga. özellikle;
"waltz 2 from jazz suite"
"baby did a bad bad thing"
"when i fall in love"
"i got it bad (and that ain't good)"
"if i had you"
"strangers in the night"
"blame it on my mouth"

ve üzerine gelişen bir msn konuşması:
04.12.2006
Yağmur:
hazırlıktaydık demet
just wicked:
yaaa
Yağmur:
eyes wide shut
Yağmur:
evet
Yağmur:
yeni başlamıştık
just wicked:
yaaa
Yağmur:
hatırlıyorum
just wicked:
ben nedense daha küçükmüşüm gibi hatırladım
Yağmur:
sen bana da bir kaç şarkısını çekmiştin kasete
just wicked:
:)
Yağmur:
ve sen yeni almıştım
just wicked:
vaaaay be
Yağmur:
walkmande dinliyodun
just wicked:
:)
Yağmur:
yaaaa
Yağmur:
:)
Yağmur:
neyse ben kaldığım yerden devam edeyim okumaya
Yağmur:
:)

sonuç olarak; 1999 yılındaymışız. az gibi ama 7 yıl eder. 7 kocaman ve dolu geçen yıl :)

hüzün...

bu sonbaharın (eylülün) getirdiği tüm güzellikleri, artık eşikten adımını atan kışın (aralığın) götürmesinden çok korkuyorum.

hoşgeldiniz nerdeydiniz ey sevgili hüzün
anladım o çekmecede gizliydiniz
hoşgeldiniz kağıdınız kırık kaleminiz
hadi yazalım biz hazırız

...

kendime engel olamıyorum ve sonra da üzülüyorum. ama sanırım yapacak hiç bir şey yok her zaman ki gibi...

unutun gitsin...

neyi mi? bir önceki post'u. o düne aitti. bir de bugüne bakın. şehirde soğuk kuzey rüzgarları esiyor. ve her yere, deyim yerindeyse kaos hakim. polisler kafayı yemiş bir halde el kol hareketleri yapıyorlar. sivil olmayan ne kadar araç varsa gürültü çıkarıyor. neymiş efendim papa gelmiş. hoş gelmiş kendisi de; zaten kendi düzensizliğinden bir düzen oluşturmuş istanbul trafiğini p.ç etmiş. açıkçası soğukta beklemek hoşuma gitmedi. yürüseydim sorun olmazdı ya da otobüsün içinde bekleseydim. zaten trafik benim istikametimde gayet açıktı. sadece gayrettepe-zincirlikuyu arası durdu biraz. bana tam bir senfoni gibi geldi o noktada trafik. araçlar müzik aletlerine, hareketleri ile oluşturdukları akışkanlık (durağan da olsa) müziğe benziyordu. otobüste ise taze ekmek kokusu mevcuttu.

tatlı soğuk...

...var dışarıda. ürperiyorsunuz ama üşümüyorsunuz henüz. ofisten çıkınca insanı kendine getiriyor. yürüyüş iyi gelir böyle havalarda. yürümek akışkanlığı getirir beraberinde. ellerin ceplerinde. hava karanlık. şehrin ışıkları bile loş. sanki her yer terkedilmiş. böyle zamanlarda haki yeşili kısa atkımı seviyorum.

Tuesday, November 28, 2006

çoook beğendiiim

http://www.bentimagelab.com/video/Moodbot.htm
lütfen sonuna kadar sabırla dolmasını bekleyin ve mutlaka izleyin. şarkısı bilem güzel. sanki küçük kız da bana benziyor biraz. kıvırcık saçlar falan :) ama aslında şiddet doluyum. dün rüyamda savaşmaları için orgları yönetiyordum.
bu arada bella'nın hemen alttaki postuna yorum yaptım. başka da bir şey demem.

Monday, November 27, 2006

gerinmek

her tarafım ağrıyor. özellikle sırtım, omuzlarım ve kollarım. düşündüm de, laptop ile kaynaşmamı tamamladığım gün; bir wireless'ımız bile olmadığı için; evin muhtelif köşelerinde şekilden şekle girdiğim için olabilir bu durum. ya da dün yataktan çıkmamamla da alakalı olabilir. galiba çok tembellik de başa bela. resmen kürek kemiklerimi hissediyorum her hareketimde. bu arada ekranı bölme fikrini okul yıllarından beri sevmişimdir:
http://www.youtube.com/watch?v=9thSDd-Bfys
sonuç olarak gerinmeeek istiyorum.

günlüğe devam :)

hüzün, en derinden
tatlı hayaller, en vazgeçilmez
karın ağrıları ve can sıkıntıları, en basit
özgürlük, en sınırlı ve hep sınırsız
çocukluk, her zaman orada kaldığım

Sunday, November 26, 2006

okudum

neyi?
günlüğümü.
çok olmuş, en son 20 ağustos'ta yazmışım. üzerinden dünya kadar zaman geçmiş. sanırım; blog, yaşamıma girdiği için bir azalma var ama çok etkili değil. çünkü blogdan önce de oldukça aralıklı yazıyormuşum. galiba günlük tutma yaşım geçiyor. gerçi zaten günü gününe tutmuyordum, olaylar oldukça yazıyordum ya neyse. yazdım yine olanları ama birebir yazmak gibi olmuyor. istanbul'a gelişimden itibaren yazılan tarihleri okudum. bir garip hissettim. kesin ve net söylüyorum. bu gerçek yaşam değil, bir film ya da roman olmalı. dün teknoloji ile bütünleşmiş bir yaşam biçimi sergiledim. resmen laptop ile kaynaştık, yapıştık birbirimize. sabah 10'dan akşam gece 2'ye kadar. bu sabah meldoş ile alışveriş yaptık. ve sonra yine evvv :) yarın işe gitmeyi hem istiyorum, hem istemiyorum.

Saturday, November 25, 2006

sıfır dikkat...

belki de insan vazgeçmemeli...
umut mu acı veriyor insana umutsuzluk mu bilemedim.

bir şey daha: geçenlerde farkettim bella 28 eylül tarihine "tıramvaaay" postunu (fotosunu desem daha doğru olacak) eklemiş.
belki farkedilmez (gerçi kendisi az biraz hayvan kadardı ama olsun) işlevsiz podcasti yokettim.
sonraaa artık tüm linklere, üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
e zaten youtube olayını da farketmişsinizdir. eğer ki blogun sayfasında çalışmazsa üzerine tıkladığınızda yeni bir web tab'inde youtube'un o sayfasını direkt açıyor. hani yani paylaşım olsun diye yapıyorum bunları.
aslında regina spektor-fidelity'yi koymam daha uygun düşerdi görsellik anlamında, çünkü çok güzel bir klip ama geri dönüp yerleştirmek istemedim. yani niye açıklama gereği duyuyorum bilmiyorum. belki sadece paylaşmak içindir hani yani...

bugün böyle bir günümdeyim

fıstıklı lokum...

son demiştim ama...

paylaşmazsam dayanamam. geçen gün kendisine radyoda rastladım ve çok beğendim. youtube'tan klibini buldum, klibini daha çok beğendim :) ellerimi çırpma efekti... çocuk gibi ama...

http://www.youtube.com/watch?v=Om87tg0Vd0E&mode=related&search=

i never loved nobody fully
always one foot on the ground
and by protecting my heart truly
i got lost in the sounds
i hear in my mind all these voices
i hear in my mind all these words
i hear in my mind all this music
and it breaks my heart
and it breaks my heart
and it breaks my heart
it breaks my heart
and suppose I never met you
suppose we never fell in love
suppose I never ever let you
kiss me so sweet and so soft

suppose I never ever saw you
suppose we never ever called
suppose I kept on singing love songs
just to break my own fall

just to break my fall
just to break my fall
break my fall
break my fall
all my friends say that of course
its gonna get better
gonna get better
better better better better better better better
i never love nobody fully
always one foot on the ground
and by protecting by heart truly
i got lost in the sounds
i hear in my mind all these voices
i hear in my mind all these words
i hear in my mind all this music
and it breaks my heart
it breaks my heart
breaks my heart
breaks my heart

belki de...

insanlar, stres yaratmak için stres yaratıyorlardır. galiba az biraz insanın kendi kişiliği ile ilgili olabilir. modern insanım, büyük şehirde yaşıyorum, bu şehir beni yoruyor, trafik, kirlilik, gerginlik... bu kadar da modern olmayıverin o zaman. belki de biraz durmayı öğrenmeleri gerekiyor. nefes almayı ve görmeyi öğrenmeleri gerekiyor. yaşamı ağır çekime almaları gerekiyor. kabul ediyorum, dış etkenler çok fazla. ama yine de durun biraz. yolda etrafınıza bakarak, binalara bakmak için kafanızı kaldırarak yürüyün. gökyüzünü görün. sabah uyandığınızda yataktan fırlamayın ve bir beş dakikanızı yattığınız yerden dışarıyı seyrederek geçirin. yaptığınız şeyden mi sıkıldınız? bir müzik açın ve benim şu anda yaptığım gibi hiç sırası olmayan bir şey ile ilgilenin. boş boş oturun, elinize oynayacak bir şey alın ve onunla ilgilenin, bırakın düşünceleriniz oradan oraya sürüklensin. çok uyuyun, uykudan bıkacak kadar uyuyun. şehirde her zaman gittiğiniz yerlere aceleniz olmadan gidin. sadece gerçekten orada neler olduğunu görmek için. dolaşın sokaklarda avare avare. akan trafiği, insan selini izleyin. insanlar hakkında hikayeler uydurun. bir banka oturun ve bekleyin, hiçbir şey olmayacağını bilseniz de bekleyin. niye beklemekten bu kadar sıkılıyoruz? (birebir bir insanı beklemek anlamında kullanılmamıştır) derin nefes alın, derin, çok derin, en derin...
çok mu öğüt verir gibi oldu? yani ben öğüt almaya uyuz olurum da az biraz... tamam öğüt değil, ben bunları yapıyorum, arada işe yarıyor. arzu eden denesin.
"ilk5" diye bir blog var. bilenler bilir. her neyse orada "beyoğlu'nda çalışmak" adı ile bir post girilmiş. o postu değil de benim eklediğim yorumu buraya koyacağım:
miklagard der ki:
"eklemek istiyorum, özellikle de beyoğlu'nun gece yaşamında iş görüyorsanız:

kendini korumayı öğrenmek.
beyoğlu'nun arka sokaklarını ve insanların dikkatini çekmeyen tüm olağanüstü ayrıntılarını en ince noktasına kadar bilmek.
hiçbir zaman haberinin olamayacağı yerlere girip çıkmak.
beyoğlu'nun gerçek insanlarına alışmak, onlarla dost olmak.
istanbul'da yaşamak ile ilgili daha fazla kafa yormak."
son, en son, valla söz bu son: bu aralar ajanstaki arkadaşlarla, çocukluğumuza takılmış durumdayız. onun için bu oyunlu, oyuncaklı postlar :) herkes içindeki çocuğu geri çağırıyor bu aralar bizim tarafta.

yorumsuz

galiba vazgeçmeyi de bilmek, öğrenmek gerekiyor.

Friday, November 24, 2006

insanlar

garipler. ve samimiyetsiz. işte onları sevmiyorum. samimiyetsiz olanları. garipler o kadar sorun değil. çünkü öyleler. ama samimiyetsizler, olmadıkları gibi davranıyorlar.
şunu duydum: "düşünsene otobüslere herkes biniyor; hele minibüsler, hepsine (buradaki hepsi: diğer insanlar) dokunmak zorunda kalıyorsun." tabi önemli olan bunu söylerken yüzünün nasıl bir hal aldığını görebilmeniz ama bunu size söcüklerle anlatamam ki... bu izolasyon halinin titizlikten öte kendi kötü karakteri ile ilgili olduğunu düşünüyorum nedense.
bir de kadınlar var. tahammül edemediklerimden. otobüste dedi ki birisi diğerine: (birebir aynı kelimeler değildir ama) yani biraz uğraştırmak gerekiyormuş yoksa ilişki başladığında ilk sorunda çocuk pes edermiş, ama böyle olunca (sanırım çocuğu süründürünce demek istedi) çocuk ilişkinin kıymetini anlıyormuş. sadece ağzım açık kaldı.
e şimdi ben ne diyeyim bunun üzerine. kabul ediyorum, kadınların kafaları erkeklerden farklı çalışıyor olabilir ama bu kadar da olmaz ki kardeşim yaaa. bu kadınlıktan öte insanlıkla ilgili bir sorun sanırım.
post'u gönderdikten sonra tekrar okudum da; yoksa ben mi çok abartıyorum? yani sanmıyorum ama yine de...
son olarak biraz gülümsememi sağladılar. özellikle ikincisi:
http://www.dexigner.com/forum/index.php?act=Attach&type=post&id=7105
http://www.dexigner.com/forum/index.php?act=Attach&type=post&id=7117

Thursday, November 23, 2006

oyuncaklarııım

oyuncaklarımı geri istiyorum.
şapkalı bez bebeğimi.
mutfak takımımı.
ama en çok legolarımı...

yalın ayak başı kabak

bugün derdim kendimle. aslında bunu söyleyince aklıma yine duman geldi. "senin gibi"

benim derdim seninle,
kal yanımda hep böyle,
benim derdim seninle,
sorma sorma...
hiçbir kimse anlamaz, beni senin gibi,
hiçbir kimse inanmaz, bana senin gibi,
hiçbir kimse karışmaz, kana senin gibi...

neyse düşündüm ki, istediğimi istediğim zaman yapmalıyım. çok da düşünmemeliyim. yani deniyorum değil mi? hoşuma gitmezse bir daha yapmak zorunda da değilim. hem sonra belki gelecekte fırsatım olamayabilir. işte bugün öyle bir gün. bir deneme günü.
bu arada yukarıda çok alakasız iki konu birbirine karıştı. komik oldu :)
başlığa gelince sokakta yalınayak oynayan, kafası kazıtılmış erkek çocuk anlamında.

Tuesday, November 21, 2006

"duman"landım ben yine...

bu adamlar niye askere gidiyorlar şimdi durup dururken? ne yalan söyleyeyim korkuyorum başlarına bir şey gelecek diye. gerçi hoş dışarıda gelme olasılığı daha yüksek de... ne diyordum? hııı korkumun kaynağı: rock dünyasında iyi müzik yapanların genç yaşta gitmeleri. bugün duman dinleye dinleye bir hal oldum burada. zaten bugünü gözden de çıkardım. bence ajansa geldiğim andan itibaren kayıp bir gün. adamlar varolan arabesk yanımı tetikliyorlar ki zaten severim, bilirsiniz. boş bir gününüzde açın ekşi sözlüğü, girin "duman" diye; 19 sayfa, 471 entry döküyor bugün itibariyle. okuyun birkaç baba entry, bakın nasıl gaza geliyorsunuz. belki de ben geliyorumdur gaza. öyle yaaa... bugün için favorim: "rüyanda görsen inanma" haaa sahi, sabah tam çok güzel bir rüyanın içindeydim ama ne yazık ki saat çaldı.
tekrar düşündüm de şarkının son 1 dakika 40 saniyesi ayrı bir güzel yaaa... çevirip çevirip son 1.40'ı dinliyorum :)

yok yok...

bu sabah 4'lerin bir anlamı olmalı... tesadüf olamaz...

Monday, November 20, 2006

bu da olcay'a

"tanrıkent" --> fernando meirelles

bu adres bella için

http://www.flickr.com/photos/michael_hughes/sets/346406/
sürekli yurtdışından getirdiği hediyeliklere gönderme :)

yazmayı unuttum

geçen hafta tam yatmak üzere iken woody allen ve bette middler'ın "scenes from a mall" filmini izledim. sevdim, çok sevdim.
sooonra dergilerimi temizledim. çok güzel oldu.

galiba zaten öyleyim

hani böyle gözlerinde cin bir pırıltı olur, işte öyle.

bir an...

kendimi, hınzır bir çocukmuşum da kaytarıyormuşum gibi hissettim :)

derinlik sarhoşluğu

mesele şundan ibaret geçen haftaiçi, hem iş olarak (pelin ajans dışındaydı genelde), hem de akşam dışarıda olmam bakımından çok yoğun geçti. ben de haftasonunu evde geçirecektim. amma velakin, evdeki hesap karşıya (karşıda oturan arkadaşlar anlamında) uymadı ve gülhande ile necati'nin hisar'da kahvaltı teklifine hayır diyemedik. e sonrasında bir bebek yürüyüşü; ki kahvaltıdan kalktığımızda saat 14.30 idi. en sonunda ise, beşiktaş'ta alışveriş derkeeen. benim dinlenme planım cumartesi akşam başlayabildi. işte şimdi sarhoş gibiyim ve adaptasyon sorunu yaşıyorum. yazacaklarımı yazamıyorum, kafamı toparlayamıyorum. haftasonu fotoğraflar ve şarkılarla geçti. hafta da hızlı başladı diyebilirim. söz bir ara (?) yazacağım.

Sunday, November 19, 2006

Friday, November 17, 2006

mazi

geçen pazar akşamı indim dedim ya güneye; hani nefes almaya ihtiyacım vardı. işte "o gece"nin değil ama şimdi düşününce o gecenin şarkısı.

http://www.youtube.com/watch?v=0gFUiaDU2p0&mode=related&search=

ilk gerçek klip.
mtv'de de ilk kez yayınlanan türkçe klip.
uzay heparı da oynamış ya daha ne olsun.
bir de izleyince anlaşılıyor hiç cut yapmadan çekilmiş.

sayfayı açmışken bir iki sonra nazan öncel'in en sevdiğim şarkılarından biri de var:
"ben sokak kızıyım"
benim hatrıma onu da dinleyin bari.

izleyince bir kez daha şunu farkettim; nazan öncel'in bu klipteki dansı, tarzı, i'm juli'deki luna'ya çok benziyor. ah ben ve benim şu benzetme huyum :) e ama benziyooor.


bilgi almak isteyenler için;

http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=orhan+atasoy&nr=y&pt=asit+orhan

sözlükteki 7 numaralı entry'e dikkat


var ya post'un üzerinde elli kere değişiklik yaptım ama yine de çok kopuk oldu...

Wednesday, November 15, 2006

kuru pide

emel'in yaşamındaki tüm pideleri ve onları benimle paylaşmasını çok seviyorum. çünkü içlerinde emel'in sevgisi var :)

gönderme :)

ıssız bir adada bir temel, bir ingiliz, bir alman, bir fransız bir de jamaikalı varmış. temel jamaikalı'nın yanına gitmiş ve demiş ki:
-kardeş, sen yenisin galiba?

Tuesday, November 14, 2006

yazmaya karar vermiştim tekrar; ama yine vazgeçtim

ben ölmeden önce
bir sürü dostum vardı
ben ölmeden önce
bir sürü düşüm vardı
ben ölmeden önce
bir sürü aşkım oldu
ben ölmeden önce
bir sürü hatam oldu
her şeye rağmen pişman değilim
her şeye rağmen pişman değilim
ama yine de bazen düşündüğümde
bir gün gelir de yaşarım ben de yine
tüm aşklarım, yalan mıydı ey tanrım
çok yalnızım
eriyorum yavaş yavaş
yavaş yavaş

yazmıyorum işte

Sunday, November 12, 2006

yol(-cu(-luk))

bilmem bilir misiniz? filmlerde yol; kahramanın kendini bulduğu, bilmediği yönlerini keşfettiği, iç hesaplaşmasını yaşadığı süreçtir. kadıköy'den vapura bindiğimde o yirmi dakika hiç geçmeyecek gibi geldi. vapurun balkonundaydım ama nefes alamıyordum sanki. otobüsten, bir sonraki durakta indim. istanbul'daki ilklerimden biri olan güneye, manzaraya indim. iyi geldi. o kadar çok ve derinden nefes aldım ki, soğuk oldum. banka oturdum. ayaklarımı duvara dayadım. karşı kıyıyı, az biraz sisin ışıkları dağıtmasını, boğazı, akıntıyı, suyun üzerinde kayan gemileri izledim. insanların kaygılarını düşündüm, hiç bu kadar yetersiz kalmadığımı hatırladım. daha kötüsü her zaman olmuştur, olacaktır da. kafamı bankın arkasına dayadım. yaprak siluetlerinin arasından gökyüzünü izledim. hisar sanki 500 küsür yıldır orada değilmiş gibi geldi. aradayım. ayaklarım yere basmıyor sanki. acaba yaşam senaryomu gerçekten ben mi yazıyorum ve sonra da oynuyorum amatör bir oyuncu gibi? sanırım tam tersi.

Saturday, November 11, 2006

eski defter

kitaplığımdaki minik defterim gözüme ilişti. çoktandır da açıp bakmıyordum. ilk bir kaç sayfasında karalamalarım var. sonrasında kes yapıştırlarım. bir de çok sevdiğim bir şiir çıktı içinden.

şaşıyoruz kuşların uçuşuna,
rüzgara ve çiçek kokusuna;
kendimize uzak bir rüzgarız biz,
bir başka alemde kendimiz olmadan eseriz.
dokunmaz kendi rüzgarımız bize, elimiz elimize...
bizsiz yağar yağmur, kuşlar bizsiz uçar, çiçek bizsiz...
biz bizsiz...
şöyle biraz coşup çıldırsak "dur" deriz, "dur biraz"
üstüne kuş konmayan ağaçlar gibi,
durduğumuz yerde ölüp gideriz.

demiş duşka.

zaman

durmasını istiyorum kendisinin. mutlu olduğum her anın durmasını istiyorum. en azından her şey ağır çekimde devam etsin. belki de ağır çekim olursa ya da durabilirse zaman, işte o zaman mutlu da olamam ki.
izmirliler çok mu -ki'yi kullanıyorlar. dedi biri işte ve takıldı kafama. fikri olan varsa söylesin.
aslında dün gece, yok aslında sabah 4'te eve gelince yazacaktım ama üşendim. ilginç değil mi yaşamımda sabahın 4'ünün yeri artıyor.
yaşam o kadar yoğun ki bu beni korkutuyor. ama vazgeçemiyorum aksine daha da bağlanıyorum kendisine. keşke hissetmeyen herkese bunu nasıl yaşayabileceklerini öğretebilsem.
çok mu iddialıyım? hayır.
e o zaman? "küçük şeyler sevindirir ruhumu..."

Friday, November 10, 2006

şöyle ki...

insan;
uykusunda gülümser mi? gülümsermiş.
sabah 04.30'da uyanır mı? uyanırmış.
tekrar uyuyamaz mı? uyuyamazmış.
ey salak insanoğlu (bu ben oluyorum) peki b.k mu var da uyanıyorsun?

Thursday, November 09, 2006

bela iş başında...

kim mi bela? ben tabiki :) ilginç bir gün olur mu bilmem ama eğlenceli bir sabah olduğu kesin.
1.işe geç kaldım çünkü sabah sabah dans krizim tuttu.
2.göz makyajım aktı çünkü güneş gözlüğümü evde unutmuşum.
3.çok güldüm çünkü (bunu demekten kendimi alıkoyamıyorum ama) dangalağın biri otobüste arkamda oturuyordu.
zaten otobüste kendimi zor tuttum gülmemek için (arkamda oturan arkadaşın telefon konuşmaları yüzünden) iner inmez de kendi kendime gülmeye başladım.
7/24'ın çalışanına günaydın deme gafletinde bulundum yanından geçtim ve bir paldırtı duydum. geri dönüp baktığımda mobil pos makinasının ruloları yola savrulmuş ve tüm trafik durmuştu.
sokaktaki güvenlik görevlilerinin yanından da muzır-neşriyat gülümsememle geçince onlar da benden kıllandılar.
son olarak ajansa gelen merdivenlerden koşarak indim, (çoğu zaman olduğu gibi)
duramadığım için ilk merdivenlerden sonra gelen 2. demir merdivenlerden az daha aşağı yuvarlanıyordum.
bela mı bela, son ana kadar :)

Wednesday, November 08, 2006

hmmm...

size yeni yerimden yazdığım ilk post bu. umarım bir aksilik olmaz da hep burada kalırım. çünkü;
1. daha bana ait bir masa.
2. daha izole ama daha public.
3. pelin ve gaye ile iletişime rahat geçmem daha fazla görevlendirilmeme neden oluyor :)
4. çok daha iyi bir bilgisayarım var.
5. bulamadııım...

Tuesday, November 07, 2006

...

talk to me
i haven’t said a word in days
please talk to me
and i can tell you of my ways
in which i numb myself
in which i numb myself
drink with me
i will talk of things i want
to do in life but know i can’t
find the energy
find the energy
find the energy
find the energy
time has come
come to me at such a speed
and given me the time i need
to waste
waste on you, i’ve got time to waste on you
waste on you, i’ve got time to waste on you
waste on you, i’ve got time to waste on you
on you
on and on and on and on with you
waste on you, i’ve got time to waste on you
waste on you, i’ve got time to waste on you
on you
on and on and on and on and on with you
on and on and on and on and on with you

Monday, November 06, 2006

özürleeer

evet kabul ediyorum hatalıyım. bella'nın, olcay'ın yazdığı "çentik" adlı post'u için sorduğu soruyu üzerime alındım ve bella'nın post'unu olcay'ın sandım. ama ne yapabilirim sorarım size? genellikle monolog şeklinde devam eden postlarım, arada olcay'ın sayesinde diyalog şekline dönüşüyor ya ondan kafam karıştı. bellacım afedersin. ayrıca ne kadar yoğun olduğunu biliyorum ve bu konuda çok da üzerine düşmediğimi düşünüyorum. umarım doğru yoldayım. zaten olcay'ımın da blog ile ilgili bir sıkıntısı var. ama o konuda yapacak hiç bir şey yok zannımca. her neyse karıştırdığım ortalığı biraz düzeltmişimdir umarım :)

Sunday, November 05, 2006

derin... çok derin

az önce eve geldim. durakta beklerken annesinin çekiştirdiği şarkı söyleyen küçük bir kıza rastladım. gülümsedim. kırmızı uzun kuyruklu, beyaz ponponlu noel baba beresini düşürdü. farkettiğimde biraz uzaktaydılar. bereyi aldım, durakların sonunda onlara yetiştim ve bereyi teslim ettim. sonra ay vardı, akmerkezin orada farkettim kendisini. akmerkezin ışıkları yanında soluk kalıyordu. halbuki o ne kadar uzakta ve kendi enerjisi bile değil bize gelen. ve ay, etrafındaki ışık hüzmesi ile sanki uçuyordu ya da dünya daha hızlı dönüyordu. bu konuda net bir fikrim yok. ama zaten bu sabah alışveriş için dışarı çıktığımda da hava netti. tüm bebek koyu ve anadolu berrak idi. güneş deli gibi parlıyordu. soğuk, güneşli, pırıl bir gündü kısacası. sonrasında olcay var. oturduk mu konuşuyoruz kardeşim. hele bir de formumuzdaysak, oluyor bu iş. yaşananlar, deneyimler, hayatı öğrenirken aldığımız notlar, zihnimizin kıvrımlarına sıkışmış anekdotlar ve dahası... derin... çok derin
yaa bir şey daha! sanırım bu aralar hazır kış da gelmişken siyah göz kalemim ve kırmızı rujumla daha fazla muhatap olacaksınız. tabi bu durumla volver'ın hiç bir ilgisi yok desem? yer misiniz? sesinizi duyar gibiyim. ben de öyle düşünmüştüm zaten :)
yaaa bir şey daha: penelope'yi pek bir sevmesem de, nane koklayan fotosu masaüstüm oldu bile.
olcay bu da sana soru: "çentik???" adlı post'unda, soyut anlatım yapan şahıs ben miyim?

post'umu kaybettim

gören ya da duyan varsa haber etsin. "nutkum tutuldu" ile "çentik" adlı postların arasına cumartesi sabahı yolladığım post'um kayıp. sildim mi acaba? imkansız! ama nerede o zaman?

ağır ve yoğun cumartesi

almodovar'ı ve kadınlarını seviyorum. kadınlarının kusursuz olmamalarını, güçlü olmalarını, inatçı olmalarını. doğru bir kullanım mı bilemiyorum ama deyim yerindeyse kadın gibi kadınları seviyorum. dünkü film için bir benzetme yapabilirim ama o zaman herkes ne olduğunu anlar. yani benzetme yok. olağanüstü bir film değildi ama ne de olsa almodovar, her zaman almodovar'dır. iklimler'e gelince amatör, belki de amatör olması filmi daha da seyredilir kılıyor. kadın erkek ilişkileri diyeceğim ve konuyu kapatacağım. dün bana iyi geldi. soğuk, istiklal, yalnızlık, filmler, yol... uzun zamandan sonra ilk kez eskisi gibi tek başıma sinemaya gittim, uzun zamandan sonra ilk kez eskisi gibi iyi filmler izledim... iyi geldi iyi :)

Friday, November 03, 2006

nutkum tutuldu

sustum. son zamanlarda konuşmam gereken en önemli anda sustum. belki de önemli değildi ama ben konuşmak istiyordum. peki ne oldu? bakakaldım ve dilimin ucundaki sözcükleri yuttum. insiyatif bende değildi sanki. niye yaaa... sonra ne oldu peki? eve gelip bilgisayarın başına oturuncaya kadar sinirimden kendi kendime konuştum. hatta yetmedi, işte şimdi bunları yazıyorum. otobüste ön koltuktaydım ve ön cama vuran damlaları izledim. gelmelerini ve gitmelerini. su birikintisine vuran ışığın fotoğrafını çektim o fırtınada. iyiyim ama kızgın aynı zamanda... alttaki fotoda iyi halim :) niye burada gülerken ağlama efekti yok

Wednesday, November 01, 2006

gogol bordello

canlarım kuzularım, vakti zamanında "rock and rock 1" adlı post'umda bahsi geçen bir gruptu şu "gogol bırt zırt". amma velakin kendileri zihnimin derinliklerinde gezinip duruyor idiler. her neyse bugün trendsetter'da ratladığım bir yazı sonrası çok fazla vaktim olmasa da size bir tanıtım yapayım dedim. aşağıdaki bilgiler grubu ekşi sözlük'te arattığınızda ilk karşınıza çıkacak entry ve "sukedisisu" tarafından eklenmiş sözlüğe. çok da güzel anlatmış kendisi. eline diline sağlık valla. ben de sözlüğü açma zahmetine katlanmayacaklar için ilk entry'ı buraya ekledim. daha fazla merak edenler için ise:

sözlük

gogolbordello

"baştacı edilesi, (ki başa konulduğu anda da zıp zıp zıplamaya başlar) ukrayna menşeili lezizoğluleziz bir topluluk. 1972/kiev doğumlu çılgın rüyacı kişilik eugene hutz tarafından kurulmuş gibidir. huntz ukrayna'dan yola çıkarak hoppidi zippidi ülkeden ülkeye zıplamış, italya, avusturya, macaristan ve polonya dememiş, zıplamaya devam etmiş ve en sonunda amerika'ya ulaşmıştır. bu arada müzikal tavır ve içerik de üzerinde/üzerinden zıplanan birçok ülkenin etkisini taşır. grubun üyeleri 'ukranian punk cabaret' adı verilen neşeli konseptin bir anlamda bıyıklı fikir/isim analarıdır. müzisyenn olan ve söz yazan neşeli göçmen huntz efendi, bir süre orada burada takıldıktan sonra new york'a teşrif eder ve orada, kendisi gibi göçmen olan sacha katztckoff (akordeon), sergei ryabtsev (keman), vlad solovar (gitar) ve eliot ferguson* ile tanışıp gurubu kururverir ki, güllük olur. gülistanlık olur. grubun adının da ilk adı olan gogol, ukrayna dolaylarından hemşerileri olan bildiğimiz gogola gönderme yapmaktadır. grubun müziği, öncelikle ziyadesiyle leziz melodik gidişat ve toplu çalma üslubu/neşesi itibariyle çigan müziğine benzemekte, sonralıkla da (devir sentez devri olduğu için olsa gerek) ritmik anlamda amerikanvari bir takım sound tercihleri ve tartımlarla neşeli bir karışım oluşturmaktadır ki dinlenildiğinde, sentezin efendi gibi vuku bulduğu, mantarlanmadığı, nöronlarına özenle mor* giydirilmiş herhangi bir beyin tarafından çabukça anlaşılmaktadır. internet deryasında araştırma maksatlı bir motor turuna çıktığımda karşılaştığım en sağlam tanımı da buraya aynen eklemekte bir sakınca görmemekteyim; zira 'a gipsy iggy pop' terimi grubun tarzını oldukça iyi ve dengeli bir biçimde açıklamaktadır. acilen bulunası, dinlenesidir. vururlar patlar. çalarlar oynanır.

(sukedisisu, 08.01.2003 15:49 ~ 30.05.2003 19:29)"

son olarak, "start wearing purple" :)

Tuesday, October 31, 2006

sonbahardan kışa...

çok sevdiğim birinin blogunda o kadar çok sonbahar ile ilgili post okudum ki yine dönüp dolaşıp aynı konuya geldim. ajansın kocaman camlarında buluşan küçücük damlalar, birleşip gökyüzünde kayan yıldızlar gibi, rüzgarın etkisiyle biraz da meyil yaparak camdan aşağıya süzülüyorlar. hava bulutlu bile değil, sadece kapalı. ajansa hakim olan sarı renk buraya bir kişilik kazandırıyor. beyazın çiğliği yok. aksine eski, sıcak ve bildik bir hava katıyor buraya sarı ışık. yağmurda camın ardından görünen tüm renkler daha güzel ve berrak ama sarının yeri ayrı sanırım. en çok kendini yerlerdeki yapraklarda ve taksilerde ifade edebiliyor.daha kendimi toparlayamadım ama hissediyorum zevkli bir kış olacak. belki de daha yeni olduğu ve ben onu özlediğim için böyledir. yani bir beş ay sonra "hadi artık sıkıldım" diyebilirim. ama daha çok var :) peki neye ihtiyacım var bir düşüneyim? birazcık düzene, çok çalışmaya, bir kitaplığa, mumlarıma, vazolar içindeki çiçeklerime, kocaman bir çantaya, sıcak ve yumuşak giysilere, yeni insanlara, bilgisayarım ile ilgilenmeye, renkli bir şemsiyeye (şu elde taşınıp katlanmayanlardan), kan kırmızıya, ihtişamlı mora, yosun yeşiline, ne yazık ki biraz teknolojiye, yine yeni kitaplara, morissey cd'sine, change etmeye, harekete, görselliğin peşine düşmeye, özlediklerimi görmeye, keyif aldığım şeyleri yapmaya, sürprizlere, gecenin ışıklarına... galiba yine beklentilerimi arttırdım?

Monday, October 30, 2006

ben geldiiim :)

ne getirdim? bulut ve yağmur gibi görünüyor. halbuki ben geçen haftayı ılık ve güneşli geçirmiştim. küçük bir sahil kasabasının güz yalnızlığını getirdim. bayramların coşkusunu; yeni evli bir çiftin evinin sevimliliğini; gözyaşlarını; gelecek kaygılarını; tabi ki repertuar köpekleri'ni; grease aytaç'ı (gerçekten çok komik), ısınamadığım cafeleri ya da onlara karşı iki yıl içinde kazanamadığım hissiyatı mı demeliyim?; hatice hanım'ın enfes yemeklerini; standartları; o küçük sahil kasabası var ya işte o kasabada kapının önündeki kaldırıma bırakılmış boş, köhne, boyası gitmiş sandalyeleri; gerçek iyot kokusunu; mide bulantısı ve baş ağrısını; kordon (alsancak to pasaport) yürüyüşünde yapılan sohbetleri; minik bir bebeğin nefesini; uzaktan uzağa bildiğin akrabaların gerçek hikayelerini; kalabalık sofraları; ailece bir şeyler izlemeyi; salı gecesi bellalar'da kaldığımızda neredeyse 10 yıl sonra her şeyin aynı olduğunu ve hiç bir şeyin eskisi gibi olmadığını; sabah yalnız başına eve giderken her şeye yabancı hissetmeyi ve doğru kelime olduğundan emin değilim ama tiksinme hissini yaşamayı; vapura binememeyi; vapura daha güzel bir saatte binmeyi; yaşamını kaldığı yerden tekrar tekrar anlatmayı ve herkesin ilgisini çekecek konulara önem vermeyi; misafir ağırlamayı; yetememeyi, yettirememeyi yaşadım ve sizlere de zihnimde sadece bunları getirebildim.

Thursday, October 19, 2006

gitmek...

gerektiğinde gitmek. istediğinde gitmek. mecbur kalınca gitmek. gitme fikri her zaman cazip. yakına ya da uzağa ama uzak olunca gideceğin yer, daha da iyi hissetmek. her şeyi bırakıp gitmek. tüm yaşamını elinin tersi ile bir yere koymak ve yeni olana devam etmek. defolup gitmek. nasıl bir duygu? için burkulsa bile iyi hissetmek. her şeyin daha iyi olacağını bilip hissedip gitmek. giden olmak. bırakmak. bütünleştiğin her şeyi bırakıp gitmek. insanlar, nesneler, mekanlar, anılar... hepsi beyninde artık. dönmemek üzere gitmek. iyi gelen bu. sıkışınca döneceğini bilmek. işte gözükara olmayı sağlayan da bu. ama sıkışınca dönmek yerine, yeni bir yol çizip yeniden gitmek. daha cesur olduğunu gösteren ise bu. alttaki şarkı bende her zaman gitme hissini uyandırır. bir filmden bir söz, net hatırlayamadığım, her zamanki gibi: "hayatında 5 saniye içinde terkedemeyeceğin hiçbir şey olmamalı" sanırım böyle idi. son olarak çok geç kalmış bir parça ama 04.09.06 tarihli ve "rock and rock (şimdilik) " adlı post'un sonuna da muse'ün "sing for absolution" parçası eklenmiştir. haberiniz ola.

içki kültürüne katkı...

LEGO is selling a new ice tray that pops little LEGO brick of ice. This means you can build your own LEGO ice sculpture. The $10 LEGO ice cube tray is made out of silicone, dishwasher safe and capable of making up to 10 ice bricks.
The Big Bottle Wine Dispenser is the equivalent of a wine keg for your kitchen (or restaurant). In addition to serving up your red, food grade nitrogen is dispensed to preserve the quality and white wines are kept at the ideal temperature. The company suggests that Big Bottle Wine lets you, “promote an ‘eco-friendly environment’, [offer] eye catching customer appeal, [and] ease of operation.”What’s cooler than a shot made of ice? That’s the question being asked over Perpetual Kid where they’re selling cool ice cube trays that let you create shot glasses made of ice. Watch out though, the Cool Shooters will have to compete for freezer space with your Lego Ice Cube Trays.