Wednesday, December 30, 2009

miami rhapsody

yeniler

ajans gittikçe enteresan bir yer olmaya başladı. bir sürü yeni insan tanıyorum. galiba ben eskiyorum.

kızdım

bazen, bazı şeylere çok kızıyorum. o kadar basit şeylerki buna mı kızıyorsun diyebilirsiniz. ama evet basit minik düşüncesizliklere kızıyorum.

yosun

kara yosunlarını seviyorum. yeşil, kadifemsi ve beklenmedik oldukları için...

bite it

eti cin'in bir reklamı var. hani şu kek olduğu ve dayanamayıp kendini ısıracağı reklam. işte ben o kendini ısırma fikrine bayıldım. çok eğlendim.

Tuesday, December 29, 2009

lost my head

en demet

ajansın yılbaşı partisinde en iştahlı ve en duygusal seçildim. aslında en pisboğaz ve en sulugöz yazacaklarmış madalyaya ama ayıp olmasın diye böyle yazmışlar :) keşke ajansa girdiğimden beri ajansta tanıdığım tüm insanların bir arada olduğu bir parti olabilseydi.

moi meme* (fr)

ben kendim

* edit by sarper
"moi-même"

Monday, December 28, 2009

acıktım galiba

gofredo yedim, şiddetle tavsiye ederim. valla buket'in markası diye demiyorum.

kikiki

ben hala -ki ekini ve bağlacını ayırt edemiyorum :(

kuzeyden gelen konuklar

yaklaşık üç haftadır ofise metro ile geliyorum. köprü ayaklarının sağlamlaşması için sabahları mecidiyeköy trafiği durmuş oluyor çünkü. iyi idare ettiğimi düşünüyorum. yakında ofis levent'e taşındığında daha da kolay olacak. üç durak sonra evimde olacağım :)
bu sabah metrodan çıkıp dedeman'ın önüne geldiğimde otelden ayrılan bir müzik grubu (sanıyorum kuzey ülkelerinden gelen, sarışın ve narin yapılı çocuklardan oluşan bir grup) yarı uykulu bir şekilde valizlerini otobüse yüklüyorlardı. tüm yolu tıkamışlardı ve bunun farkında değillerdi. geçmek istediğimi hissettiklerinde, özür dileyip kızarıp gülümseyip yolu benim için açtılar ve günüme güzel başlamamı sağladılar. ben de zaten bugün pek asi giyinmiş bir günümdeyim. sanırım beni kendilerine yakın hissettiler.
bu akşam ajansın yılbaşı partisi var. ayrıca direktörüm üç haftadan sonra aramıza döndü :) özellikle son hafta oldukça yorucu ve gerilimliydi benim için. şimdi daha iyi hissediyorum. benim için gerçekten bulunmaz deneyimler edinmiş oldum.
bu seneki kış
rengimi gri ilan ediyorum.
ice age 3'ü izledim ama altyazılı. tabi bu iyi bir şey değil. çünkü bence ice age'i ice age yapan ilk filmdeki seslendirmelerdi :)

yola devam :)


Tuesday, December 22, 2009

çatı

downtown girl

downtown - şehrin merkezi
downtown - çarşının bulunduğu taraf
downtown - aşağı

ben şanslı bir kızım

gerçekten :)
bunun için tek birine minnettarım.
bana bunu hissetiren tüm insanlara da...
zaten onlar da o tek birinin parçaları sanırım.

Monday, December 21, 2009

meraklar içerisindeyim

sakız falım'da çıkanlar

1743

maaşı yüksek işi güzel
arabası 2003 model
insanlığına diyecek yok
fiziği ise mükemmel

ha ha ha...

00.45 gmall avatar

3D olayını sevdim. başta biraz odaklanma sorunu yaşadım. bir de 3D denilince bana, etrafımda 360 derece olaylar dönecek zannediyordum. meğerse teknoloji o kadar ilerlememiş. ilerlediyse de o nokta daha sinemalarda uygulanmıyor, bunu keşfettim.
ön sıramızda dangalak bir ekip vardı. hani şu amerikan idiotları olur ya işte onlardan. hala böyle tiplerin olmasına şaştık kaldık.
filme gelince klasik iyi-kötü savaşı ama bu sefer kötü taraf insanlar. film genel olarak mutlu sonla bitse de ben bir kere daha anladığım ama anlamlandırmak istemediğim insanoğlu davranışları nedeniyle kendimi kötü hissettim. prodüksiyon için bir şey söylemek
zaten benim haddime düşmez.
pazar, arda ve efe ile önce balkon'da sonra tavanarası'ndaydık. değişik bir şey insanın kardeşi ile içip muhabbet etmesi. hoşuma gitti çok.

Saturday, December 19, 2009

Friday, December 18, 2009

carlos gardel por una cabeza

dün akşam tnt'de "kadın kokusu" vardı. tekrar izledim. iyi hissettim. al pacino ile ben dans etmek istedim.

pofff...

haber alamamak ne kötü. ne olduğunu bilememek.
tahmin ettiğin şeyler olur. ama sen yine de bilemezsin.

e şimdi ne oldu?

ben anlamadım... öyle sarhoş olsam kiii... bir daha ayılmasaaam...

anlamadım?

bir insan yaşamı boyunca kaç kez bilemedim der?

aklıma geldi

kargo'nun arabic fahişe diye bir şarkısı vardı. bulun, dinleyin, uğraştırmayın bu seferlik ;)

bir gün yolda

kendi kendime gülerken başıma bir şey gelecek diye korkuyorum... bu sabah yeni külotlu çorabımın nasıl göründüğünü düşünürken aklıma lisede giydiğim çoraplar geldi. sonra inci geldi. lisedeki sıra arkadaşım. sonra derste sıraya yapışıp deliler gibi gülmelerimiz geldi. kasıklarımıza ağrı girene kadar gülerdik. ama neye gülerdik? hala inci ile birlikteyken gülüyorum. o gerçekten süper kadınlardan...

fotoğraf

eşittir leke

fb

akşamüzeri ajansın bir işi için fenerbahçe şükrü saraçoğlu stadına gittim. bir kokteyle katıldım. babam ve arda fanatik fenerlidirler. ben takım tutmam. küçükken babam fenerli olduğu için fenerli, annem galatasaraylı olduğu için galatasaray'ı tutardım. sonra geçti gitti. ama farkettimki o fener dünyası bir yerlerde içime işlemiş. eski kadroları say deseler, birkaç eksik ile sayarım. çok garip bir histi. eski ve yeni futbolcular, daum, aziz yıldırım falan... insan havaya giriyor :) alex ile fotoğraf bile çektirdim. yoksa içimde bir fenerli varmış da benim haberim mi yokmuş... sanırım marşları, coşkuyu ve kalabalığın verdiği o hissi seviyorum. latin amerika ülkeleri bu anlamda bana uygun yerler galiba. ama ben yine de kaf kaf çekmeyi tercih ederim.

mola

2010 falım bile öyle dedi. kendimi iyi hissettiğim yoğun bir cuma oldu. öğlen toplantı odasından boğazı, köprüyü, gri gökyüzünü, hızla boğazı geçen kara bulutları izledim. tekrar açık ofiste olmak iyi geldi bana. asıl yeni yılda yeni yerimiz bakalım nasıl olacak :) eee ne demişler? tedbil-i mekanda ferahlık vardır.

Thursday, December 17, 2009

kış kış kış

ben kışı seviyor-muşum da haberim yokmuş :)

iyisin, hoşsun...

ama çok konuşuyorsun...

Tuesday, December 15, 2009

inanılır gibi değil

şu anda bu postu göçmüş bilgisayarımda yazıyorum. ekranım çöktü. bigisayar çalışıyor ama ben ekrandaki hiçbir şeyi göremiyorum. masa lambamı ekrana tuttuğumda karanlık ekranda sadece açık olan gölgeleri görebiliyorum. yani gözüm kapalı bilgisayar kullanabiliyormuşum bunu anladım. bilgisayarda tek bir data olmadığı için bloga güzel eklemeler de yapamıyorum. halim içler acısı.

içimin sıcak olduğu çok soğuk bir haftasonuydu. geçen cuma işten eve geldiğimde saat 22.30'du. hemen uyumuşum. cumartesi kendimizi melda ile alışverişe verdik. istatiksel herhangi bir veri sunmayacağım size buradan, çünkü bu durum da içler acısıydı. ama çok eğlendik her zamanki gibi. özellikle melo, yerinde tespitlerimi çok beğendi :)

pazar da var aslında ama bu postu kaydedip yarın ajanstan devam edeceğim. tabi boş bir zamanım olursa...

evdeyim. melda dışarıda. postu tamamlamak için onun bilgisayarını kullanıyorum. iki haftadır iş o kadar yoğunki bırak post yazmayı, şahsi maillerime bile zor bakıyorum.

pazar diyordum. kırmızı pijamalarım ve dağınık saçlarım (zaten ne zaman derli toplular ki) ile fırına gittim. bunu yapmayı çocukluğumdan beri severim. hava uzun zaman sonra ilk kez bu kadar soğuktu. başka ne oldu pazar bilemiyorum ama çok keyifle anımsıyorum tüm günü. buket ile buluştuk akşam üzeri. bıdı bıdı konuşup osmanbey'den taksim'e yürüdük. yeni cicilerimi giydim.

bir sürü minik detay var yolda yürürken aklıma gelen sabahları. unutmayayım yazayım diyorum. sonra gidiyor. buna bir halçaresi gerek. bana gelince bir uçarılık hali var üzerimde. bıraksalar uçup gideceğim. hayırdır inşallah...

Saturday, December 12, 2009

aerosmith and i don't wanna miss a thing



i could stay awake just to hear you breathing
watch you smile while you are sleeping
far away and dreaming
i could spend my life in this sweet surrender
i could stay lost in this moment forever
well, every moment spent with you
is a moment i treasure
i don't wanna close my eyes
i don't wanna fall asleep
'cause i'd miss you, babe
and i don't wanna miss a thing
'cause even when i dream of you
the sweetest dream will never do
i'd still miss you, babe
and i don't wanna miss a thing
lying close to you
feeling your heart beating
and i'm wondering what you're dreaming
wondering if it's me you're seeing
then i kiss your eyes and thank god we're together
and i just wanna stay with you
in this moment forever, forever and ever
i don't wanna miss one smile
i don't wanna miss one kiss
well, i just wanna be with you
right here with you, just like this
i just wanna hold you close
feel your heart so close to mine
and stay here in this moment
for all the rest of time

döngü

hani hep derim ya her sonbahar yeni bir başlangıçtır. şimdi bir daha düşündüm de o başlangıçtan sonra olaylar ilerliyor ve her kış benim için beklemediğim sürprizleri getiriyor. kışı özlemişim. çok üzüldüğüm, çok mutlu olduğum kışlar hatırlıyorum. bu yıl aralık tam beklediğim gibi. büyüdüğümü hissettirdi bana. ben bile inanmıyorum verdiğim tepkilere ve düşüncelerime. perşembe akşamı bella ile yemek yedik. ben kendimi çok iyi hissettim. her şey sıra ile olmuş şimdiye kadar. lisedeki şapşikliğim, üniversitedeki uçarılığım, istanbuldaki ilk delilik zamanlarım ve çılgınlar gibi eğlenmem, ajans ile birlikte daha cool ve makul takılmam... sanki şimdi yeni bir dönem başlıyor. ön olgunluk dönemi gibi. bu aşamada aralık ayının gelişi ve ajansta olan olumlu gelişmeler, değişiklikler beni heyecanlandırıyor. daha kendi içime döndüğüm bir dönem başlıyor. hissediyorum. besleneceğim, aynı şeyleri yaşarken bambaşka şekilde etkileneceğim bir dönem sanki...

yeni radyo

gevende sayesinde öğrendim :) sürekli dinliyorum... 

radio grenouille 888

perşembe kaçağı

dedim ya oldukça zorlu geçen ve yoğun bir haftaydı. özgür ve sezgin beni hayal kahvesi'nde gevende dinlemeye götürdüler. uzun zaman olmuş onları dinlemeyeli. müzikleri büyümüş, genişlemiş. dünya müziği olmuş. zamansız ve mekansız bir his verdiler bana. bu kısa mola iyi geldi ruhuma.

mini not: her zaman canlı müziği, küçük bar vb ortamlarda dinlemeyi sevmişimdir. o zaman müzik yapan ile daha kolay iletişim kurulabiliyor.  

Wednesday, December 09, 2009

zor bir hafta...

bir sürü şey oldu...

Sunday, December 06, 2009

yaşam

bazen hayat yolunu değiştirir, seni bambaşka yerlere sürükler. okuduğun onca kitap, izlediğin onca filmden sadece sana kattıkları geriye kalır. yaşamından çıkar gider ve seni özgür bırakırlar. eğer tekamülünü tamamladıysan uçarı bir hisse kapılır, bu durumun tadını çıkarırsın. yaşam seni yormaz. her şeyi ustaca bir bilgelik ile karşılarsın. ama yolun sonunda değilsen ne yapacağını bilemez yaşamı daha da zorlaştırırsın. oysa yapman gereken tek şey kendini akışa bırakmaktır.

yaşam üçgenim... balkonum

her neredeysen...

gri ve uykulu bir pazar günü. dün gece eve dönerken takside çalan şarkı. tekrar tekrar dinliyorum.

Wednesday, December 02, 2009

tango cancion gotan project

nereden buldum bilmiyorum...

converse

300 yıldır converseler'imi giymiyormuşum, özlemişim...

yeniden rüzgar

uzun zaman sonra ajansa giderken indiğim yokuşta rüzgarı yakaladım. çok huzurlu bir sonbahar. çok sevdiğim gibi. yağmur da yağsın ama...

Tuesday, December 01, 2009

detay

bazen anlamsızca şiddet görüntüleri izlemeyi seviyorum. sadece görmeyi. aklımdan bambaşka düşünceler akarken, sessizlikte ya da o görüntülerden bağımsız bir müziğin eşliğinde öylesine ekrana bakmayı. izmir'e giderken uzun zaman sonra ilk kez gündüz yolculuğu yaptım. düşünecek onca şey varken, bir seri bölük pörçük star wars izledim. anakin ve padme'nin ölümcül aşklarını.

Tuesday, November 24, 2009

talih ve tehlike aynı sözcükte

buket'ten alıntı yapmak istiyorum. çünkü tam olarak bu anlatılanı yaşıyorum.
***
en sevdiğim kelime "serendipity" üzerine...

yıldırım türker'in radikal'deki köşe yazısından bir alıntı.

"serendipity, aramazken bulunan, mutlu tesadüf. mutlu kaza. fransızca karşılığı da ‘hasard heureux’. talih ve tehlikenin aynı sözcükte buluştuğunu da bu fırsatla buraya not ediverelim. gördüğümüzde tanıyabilecek, bulduğumuzda keşfedebilecek miyiz? işittiğimizde duyabilecek, kokladığımızda algılayabilecek miyiz? ya sonsuza kadar kopkoyu bir inkarla lanetlendiysek? serendipçe, aramasa bile bakınmayı gerektiriyor çünkü. kristof kolomb, hindistan’a varma umuduyla çıkmıştı yola. amerika kıtasını rüyasında görmemişti.

bakmak gerek. görmek için, bakmak gerek. durmadan, her yere, her şeye dikkatle bakmak gerek. şaşkınlığın arkasına saklanmış bir körlükten kurtulmak için. duymak için, dinlemek gerek. herkesi, her şeyi dinlemek gerek. belki serendip diyarı yanıbaşımızda usul usul demleniyor."

*daha fazlası için umberto eco’nun ‘serendipity; dil ve delilik’ kitabı

Monday, November 23, 2009

öpmeye doyamadığım

fizy'de kendime eski türkçe şarkılardan oluşan playlistler yapıyorum. ben 90'lar klasiklerini toparlarken melo'dan süper bir hatırlatma geldi. ufuk bigay... ama daha neler var neler listelerimde :) oya bora, tuğçe san, emel erdal, cemali, umay umay, tüzmen, gökhan kırdar, yeşim salkım, sezen aksu, ajda pekkan, vega, aşkın nur yengi, yonca evcimik, ünlü, grizu, ümit sayın, teoman, şebnem ferah, kargo, mavi sakal, tarkan, levent yüksel, tayfun, sertab erener, asya, sibel alaş,  ...

uzaklara...

yürümek istiyorum, gece sokaklarda. köprüden geçmek istiyorum. kulaklarımda hep aynı şarkı. tekrar ve tekrar. durup bakıyorum suya. daha derin suları düşünüyorum. tek bir su olduğunu biliyorum ve tek bir ay ve tek bir sen. bir tek sen. yalnız sen...

sona ermekte gün yine seninle, akşamlar böyledir hep sessiz. 
eşyalar başka yerde ben bir yerde, gölgen dolaşır gibi sanki peşimde.
ışıkları yakın nedir bu his, yokluğunda sen ne varsa sen bu evde.
ayrılmam sarılırım hayallere, ayrılmam sevişirim özleminle.
hava ağır sıkıntıda sokaklar, sensin kaldırımlardaki bu iz.
alışmaya çalıştıkça öfke gibi, hasret büyüyor göğsümde sinsi sessiz.

bir gün suretler yetersiz kalacak. o güne kadar oyalanacağım anılarla. sonrası bilinmezlik...

üç harfli sözcük

istanbul'da sis var. sis derin, sis anlaşılmaz. seni sarar, benliğine girer. anlamazsın. sadece sis... 

Sunday, November 22, 2009

pelin'in benim için seçtiği şarkı

dudaklarında arzu kollarında yalnız ben
sana bakan bir çift göz ben olayım sevgilim
gününe gecene eş gözünde yaş yine ben olayım
sana aşık yalnız ben ben olayım sevgilim
bütün ömür boyunca kalbinde sevgilin ben
benliğinde yalnız ben ben olayım sevgilim
gününe gecene eş gözünde yaş yine ben
sana aşık yalnız ben ben olayım sevgilim

pazar sabahı

insanın kafasında bu kadar çok düşünce olduğunda, uyumak isteyip de uyuyamaması çok can sıkıcı. gece yatakta dönüp durur, sabah ağır uykusunun sonunda kısacık bir an uykusu açılırsa, uykusu tamamen açılmıştır.

Friday, November 20, 2009

işte yeni müzik sitem

stereomood...
çok keyifli bir yer ve değişik bir sürü müzik bulabilirsiniz.

Wednesday, November 18, 2009

duş perdesi istiyorum

ama bundan olsun...

güzel hisler

ben çizdim!

bugün japon anime karakterlerine benzediğimi söylediler. ben de işte bu linkten ruh halimi yansıtan yukarıdaki karikatürümsüyü çizdim.

Tuesday, November 17, 2009

cici kız

bugün nişantaşı kızı oldum...

çok beğendim

grace + dominic say i do new york city

damla'nın püf püfü...

dün damla bana, toplantı dönüşü, püflemeli baloncuk yapma oyuncağı getirdi. herkes ne seveceğimi biliyor galiba :)

kaf sin kaf

bugün, daha önce kendimi çizdiğim gibi giyindim. mutluluk verici bir şey bu :) sabah caddeye inerken lokantaya gelen maydonozları gördüm. bir minik kasa maydonoz içeri alınmak için lokanta kapısının ağzında bekleşiyorlardı şaşkın, komik ve yeşil...
lokanta sözcüğünü ve esnaf lokantalarını çok seviyorum. annem çalışan bir kadın olduğu için üniversiteye kadar çocukluğum adliye koridorlarında dolanarak, mahkeme salonlarında ders çalışarak ve çarşı'daki (ksk çarşı tabiki :) ve çevredeki (bu bölümde menemen civarı oluyor) bir sürü lokantada yemek yiyerek geçti. ben o günleri çok özlüyorum. iyiki benim annem çalışan bir kadınmış. böylece başının çaresine bakmayı bilen bir birey oldum galiba.
ksk (kaf sin kaf ve kaf kaf çekmek) çarşıya gelirsek; tabiki ben de havasından suyundan gönülden karşıyakalıyım. lisede dersane için alsancak'a giderdim, üniversitede ise bornova'ya. ne zaman viyadük karşıyaka'ya dönerdi, gece saat kaç olursa olsun "ohh" derdim içimden. her santimetrekaresini o kadar iyi bilirim ki nedense başıma burada hiçbir şey gelmezmiş gibi hissederdim. gelmedi de zaten :) eskiden karşıyaka girişinde şu yazardı: "kutsal topraklara hoşgeldiniz!" artık yazmıyor ama her girişimde bu lafı içimden tekrarlıyorum. tüm benim gibi karşıyakalılar'ın yaptığı gibi... ve sanırım bu konuda her zamanki gibi yapcak hiç bi şi
(özellikle böyle yazıldı) yok...

Monday, November 16, 2009

sshhh...

uslu kız olmaya söz verdim kendime...

daha oturup marka mimarisi hazırlayacağım :( bu konu ile ilgili fikirlerimi buradan açıklamayacağım.

ofisten çıktım. durağa geldim. otobüs bekledim. mesaj yazdım ama yollamadım. otobüse bindim. körüklü eski otobüste çift taraflı, sonradan otobüse monte edilmiş, ikili koltuklar vardı. sağdaki boş yeri es geçtim. çünkü yüzünde hasta maskesi olan bir kız oturuyordu. soldaki boş koltuğu da geçtim. zaten koltuklar çok dar ve rahatsız gözüküyordu. ortadaki körükte durdum. sonra körüğün hemen bittiği yerdeki koltuğa oturdum. ayaklarım körükte kaldı, oturduğum yer körüğün bittiği yerde. ben sabitken ayaklarım sağa sola dönüp durdu. körüğün önündeki koltuğun altında pembe bir şey vardı. bozuk para cüzdanına benzettim. ama kılımı kıpırdatmadım. durağıma geldim. otobüsten indim. geç çıktığım için koşar adım eve geldim.

beklentini düşük tut demet...

son olarak; bazen soruyorum kendime, niye karşıma normal birileri çıkmıyor diye. sanırım ben normal olmadığım için ya da onlar normal ama ben hep anormal taraflarını buluyorum...

peyniiirrr ve yoğuuurrrt...

ben peyniri çok seviyorum. özellikle yemek hazırlarken ya da açlıktan bayılmak üzereyken dolabı açıp ağzıma büyük bir parça peynir atıyorum. hemen hemen tüm çeşitlerini seviyorum.
ama yoğurdun da hatrı kalmasın. çocukluğumdan beri ilk göz ağrım kendisi. her şeyi onunla yerim. hatta canım çeker sadece onu yerim...
sütaş reklamı gibi oldu ama elimde değil. ımmm canım çekti bak şimdi...

woody allen'ın da dediği gibi

whatever works...

Sunday, November 15, 2009

00.00

16.11.2009

buldum işte...

çok popüler bir şeymiş bu :)

bu ne yavvv?

aman tanrım... çok komik bir şey buldum ve ilk kez görüyorum. fizy'yi kurcalıyordum, bir an kafayı yedi sonra da net gitti. internet tekrar geldiğinde fizy bakımda olduğunu ilan edip bana aşağıdaki görüntülerini çektiğim enteresan komik şarkıyı hediye etti. hem arap ezgileri hem 70'lerin eski türk filmlerindeki biraz ispanyol hippi şarkıları tadında bir klip. şarkı, arap havasında başlıyor sonra diğer bölüme geçiyor, tüm sözler ingilizce. ama çok sevdim. nereden bulacağım bir dahaaa...
do you love me do you do you
do you need me do you do you
do you want me do you do you

teoman'ın sesini özledim

ama siz bu şarkıyı yine de tanju okan'dan dinleyin.

aşk ne renktir? derseniz

mavidir derim...

Saturday, November 14, 2009

karmaşık su çiçeği problemi

blogger'ı üçüncü kez açtım. her seferinde yazma isteği ağır bastı. ancak her seferinde ne yazacağımı bilemedim. bugün sizlere birinden bahsetmeye karar verdim. aslında onu hiç tanımıyorum. sadece adını ve yüzünü biliyorum. başka detaylarda var ama benim için bir şey ifade etmiyorlar çünkü o kişiyi uzun zaman önce kısa bir süre gördüm. bu yüzden sonrasında edindiğim bilgiler koskocaman bir hiç. merak ediyorum kendisini. kurcalamak istiyorum hayatını ama bunu yapacak ortam ve durum müsait değil. nereden başlamak lazım emin olamıyorum. sürekli kendime dur diyorum. niye hep kendime dur demek zorundayım, bunu da anlamıyorum. aslında bu oyunu başlatan o. önce o başladı detayları bulmaya ve beni çözümlemeye, çaktırmadan sorgulamaya. sıra bana gelince dur demet. en azından ne zamana kadar durmam gerektiğini bilsem nasıl olur? olmaz, o zaman sihri kaçar. amelie gibi beklemem gerekiyor galiba. bana ipucu vermesi lazım ilerlemem için. onun hakkında gerçek olarak bildiğim tek şey; uzun bir süre burada olmayacak olması. ayrıca kendini tanıtıp anlatmak istiyor mu bunu da bilmiyorum. her zamanki gibi karmaşık bir problem ile karşı karşıyayım.

tembel bir gün

uyandım. yataktan çıkmadım. bomboş bir gün olsun dedim. hayaller kurdum. taze hava gelsin dedim. camı açtım. sinema seanslarına baktım. canım çekmedi. domates, biber, izmir tulum, köy ekmeği yedim. arda aradı. su geldi. eksen çaldı. çıplak ayaklarım kalorifer peteğine dayalı bu yazıyı yazıyorum. kuru incir ve kayısı yiyeceğim. belki harbiye tarafına doğru bir yürüyüş yaparım. belki akşama birilerini görürüm. öylesine bir haftasonu olsun işte...

Friday, November 13, 2009

bu aralar fark ettim

kaşarlı tost yerken önce bir köşeden başlayıp tüm kıyıları kemiriyorum. sonra tostun ortasını yiyiyorum.her sabah kalkıp önce radyoyu açıp salonun bir ucundaki camı, evi havalandırmak için açıyorum. sonra diğer uçtaki camın perdesini aralayıp sandalyenin üzerindeki iki yeşillikli saksıyı kalorifer peteğinin üzerindeki mermerin üstüne koyuyorum. tıpkı leon filmindeki çiçek gibi...

bunu her sabah aynı seremoni ile yaptığım için bu durum gözümde bir film karesine /anlatımına benziyor. zaten bir filmin içinde olduğumu düşünürdüm, farkında olmadan gittikçe sevdiğim filmlerdeki karakterleri taklit etmeye başlıyorum.

Monday, November 09, 2009

kötü gün

bazı günler kötü hissedersin.
işte öyle bir gün.
aslında değil.
yani gün iyi de ben değilim.

Thursday, November 05, 2009

bu su hiç durmaz

kar gibi örttüm üstünü, içinde tüm çiçekler, birer birer titrediler. uykusuzluğundan belli, kafanda birikintiler, teker teker döküldüler. yaşamak dopdoluydu akan pınarlar gibi inanmayanlar beklediler. umutlarını borç verdin, cebinde hiç kalmadı, dostların anlamadılar. nar gibi güzelliğin gizliydi, vereceklerin fazlaydı, insanlar inanmadılar. sustun sustun konuşmadın, sonra kaçtın arkana bakmadan, insanlar şaşırdılar. sen hep kendine önlemler aldın, ben kendime yasaklar koydum. önümüzde barajlar var,
bu su hiç durmaz...

perşennnbe

bana şimdiden tatil havası geldi :) öğlen yemeğe ortaköye indik. boğaz havası aldık. kahvelerimizi içtik. mini bir doğumgünü kutlaması yaptık. akşamüstü de yapacağız. dilimi ısırayım iş de pek yok.
sansüresansür için ben de taksim meydanı'nda yerimi aldım :) hemen fransız kültür'ün önündeyim.

barış'a yolladığım günün şarkısını giflemiş
kendisi :) la la laaaa...

günün ilk güzelliği de google sayfasıydı.

Monday, November 02, 2009

değişiklik zamanı

evrim burdaydı. perşembe; özgür, kemal, evrim ve melda hep birlikte emre ve ezgiler'e kahvaltıya gittik. akşamına da onlar bize geldiler, şarap gecesi yaptık. herkes peynir, meyve ve çerez getirdi. 11 kişilik kocaman bir sofra kurduk. uzun zamandır beş kız ilk kez bir aradaydık. cuma akşamı inci ve emrahlar'a gittik. bizi süper bir kebapçıya götürdüler karşıda. ne olcak benim şu pisboğazlığımın sonu bilmiyorum. sonra da bol bol gülüp dedikodu yaptık. cumartesi bienal'i gezdim biraz titreyerek. sevdiğim, değişik bulduğum şeyler oldu ama beklentim daha fazlasıydı. dün ulaş ve gökçe ile emirgan'a gittik. uzun zamandır senaryolar ve fikirler üzerine konuşmamıştık. muhabbetten keyif aldık. bir şeyler yapmak üzere ayrıldık. geceleri araba ile sokaklarda dolaşmak çok zevkli. bu orgun aynısının siyahından benim vardı, inanılır gibi değil :) hatta suudi arabistan'dan gelmişti. hahaha...

Wednesday, October 21, 2009

sinemaya saygı duruşu: the fall

deniz'in taaa staj zamanı yaptığı yoğun baskılar ile hep aklımda olan filmi sonunda izledim.

Sunday, October 18, 2009

Thursday, October 15, 2009

tam olarak olan şu...

gece yatağa yattığımda penceremden gözüken ay gibi, yüzüme vuran su damlaları gibi, caddenin ortasından karşıya geçerken duyduğum güven gibi, gözyaşlarına boğulduğum anlar gibi, istiklalin kalabalığındaki tüm bakışları yakalamaya çalışmam gibi, geceleri boğazdan geçen dev tankerler gibi, ummadığım bir yerde unuttuğum herhangi bir şey gibi, aynada kendime gülümsemem gibi, geceleri şehrin ışıkları gibi, pisinin kafasına yüzümü gömdüğüm anlar gibi, arabanın camından sarkmam gibi, bulutların rüzgarın hızıyla yol alması gibi, tanımadığım bir şehri keşfetmek gibi, kıyılara çarpan dev dalgalar gibi, gökdelenlerin arasında dolaşmak gibi, yıldızların soluk ışıkları gibi, uykuya dalmak kadar keyifli, deliler gibi gülmemle ilgili, hep orada olacakmışsın gibi... ama hiç olmadığın gibi... ve olmayacakmışsın gibi...

tüm bunlar gözünüzün önünden geçerken tekrar tekrar tekrar dinleyin... 

Monday, October 12, 2009

ardıç kuşu

dün akşam üzeri balkon'da yemek yedik. gözüm marmara oteli'nin adının üzerindeki kuşa takıldı. genel bir araştırma yaptım ama nedir, ne değildir bulamadım. sonra otelin infosuna mail yolladım. hemen bugün yanıt geldi :) ben de mutlu oldum.
Demet Hanım,

Öncelikle grubumuza ve otelin logosuna gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ederim.

Bu kuş cinsinin ismi Ardıç kuşudur.

Bizim için özel bir durumu yoktur.

Saygılarımla,

C.E.T.

Ön Büro Müdürü

Front Office Manager
The Marmara Pera